Kar, kış, deprem, metan gazı faciası, İmralı görüşmeleri…
Derken, Yazar Metin Kaçan’ın intiharı… (Henüz cesedi bulunamadı, öldü mü, kaldı
mı belli değil.)
Kış yolları kapadı, araçlar trafikte kaldı. Kazalar,
kazalar. TV haberleri için bulunmaz bir malzeme.
Deprem, artçı sarsıntılarla birlikte gündemimize girdi. Yine
aynı “uzmanlar” ekranda ve gazete sütunlarında. Bitkin, bezgin ve umut vaat
etmeyen…
“Efendim, deprem bu gün de olur, yarın da… Tetikte
olmalıyız.”
İyi, tamam. Ölüm de öyle değil mi Aniden bastıran bir
sancı, “küt” bir bakmışsın “Abbas yolcu.”
Deprem gerçeğine alışmalıyız.
Kabul. Ölüm gerçeğine niye alışmıyoruz sahi
Ölüm, her an her saniye yanı başımızda. Yakın, akraba, dost,
kim varsa, “Hakk”a doğru yürüyor. Ama ölümü kendimize kondurmuyor,
yakıştıramıyoruz nedense.
İmralı görüşmeleri aşamalı olarak gerçekleşecek… miş.
Sevgili dostum gazeteci Abdülkadir Selvi’nin haberi, gündeme
oturdu.
MİT’in yol haritasına göre; örgütün ‘çelik kadro’ adı
verilen 50 yöneticisi, Avrupa’ya gönderilecek.
Teröristlerin “sınır ötesi”ne çekilmesini partilerin de
temsil edileceği “gözlem gücü” koordine edecek.
İmralı ayrı devletten vazgeçmiş.
Milli İstihbarat Teşkilatı’nın Kandille temasından tutun,
gözlem gücü oluşturulmasına… Eve dönüş yasasının genişletilmesine kadar bir
dizi senaryo konuşuluyor.
Yani, yeni sürecin adı: Oslo değil, Erbil!
Ardından, Paris’teki üç PKK’lının infazı, gündeme yeni bir
şekil verdi.
Türkiye’nin özetle gündemi bu çerçevede şekilleniyor.
Milli Gazete’nin gündemi ise her daim, sıra dışı…
Manşetlerini takır takır konuşturuyor.
…
Evet, bu gün Milli Gazete’nin doğum yıldönümü.
Nerede o eski bayramlar der gibi, nerede o eski Bab-ı Âli
günleri sözüyle özetlenen mesleki yakınmaları duyarız hep. Bab-ı Âli’den kopup
plazalara taşınan gazetecilik anlayışı önü alınamayan bir süreçti belki. Ama
Cağaloğlu’ndaki gazeteciliğin daha mı bir tadı vardı bilemiyorum.
Kuşkusuz iktidarlar değişirken, sermaye sahipleri de
değişti. Türkiye bir “değişim”den geçti. Gazeteler ve medya da bu değişimden
payını aldı. Üstelik Bab-ı Âli gazeteciliği yerini “medya” denen “marka”
isimlere bıraktı.
Bab-ı Âli gazeteciliğinin temeline baktığınızda, Osmanlı
Devleti’nin son dönemlerinde Sadrazamlık binasına ve daha geniş anlamıyla
Osmanlı hükümetine verilen bir isim olduğunu görüyoruz. Cumhuriyet döneminde Bab-ı
Âli (Yüce Kapı) binası İstanbul ilinin Vilayet Konağı’na dönüştürüldü ve halen
bu amaçla kullanılmaya devam ediyor. Bu kapı Türkiye’nin basın dünyasına
verilen sembol bir isim.
***
Bab-ı Âli artık yok. Gökyüzünü tırmalayan plazalar var. Türk
basını doğduğu yerden değil, doyduğu yerden yoluna devam ediyor.
Biz, Bab-ı Âli gazeteciliğine yetişemedik. Ama derme çatma
binalarda gazete çıkararak bu mesleğin ceremesini çektik. Neredeyse
gazeteciliğin her evresinde bulundum. Kamera servisinde, tam sayfa filmlerin
banyolarını ellerimle yapar, kurutur ve montaja teslim ederdim.
Ne bilgisayar vardı, ne de internet. Yazı işleri daktilo
tıkırtısından geçilmezdi. Muhabirler hızlı olmak zorundaydı. Çünkü habere
gidilecek, röportaj yapılacak, resim çekilecek ve öğlen saatlerinde gazetede
olunacak şekilde hızlı davranırlardı. Çok satan gazetelerin “vasıta şefi”
vardı. Çünkü Cağaloğlu’nda araba sahibi olmak “ayrıcalık”tı. Onların istediği
habere istediği saatte gitme lüksü vardı. Ama bizim gibilerin öyle mi ya
Belediye otobüsüne veya minibüse talim ediyorsunuz. Üstelik otobüs saatinde de
kalkıyorsa değme mutluluğumuza.
Mum makinelerinden geçirilen kağıtlar, sayfa sekreterlerince
daha önce çizilmiş taslaklar yanı başımızda olduğu halde pikaj kartonlarına
yapıştırılırdı. Fotoğraf yerleri boş bırakılırdı. Çünkü fotoğraflar
tabedildikten sonra ayrıca kamera servisinde tekrar çekilir, montaj servisinde
yapıştırıldıktan sonra doğru aşağı, kalıp servisine giderdi. Bab-ı Âli
geleneğinden gelen gazeteciler için modern, bizim için zahmetli bir işti.
Gazeteciliği öğrenmek için yaşamak gerekiyor. Bu bakımdan
mesleğin hamurunda yoğrulmadan, mesleğin ayrıntılarını öğrenmek mümkün değil.
Fred Allen’in bir sözü var, “Gazeteci için insan denen varlık, üstünden deri
geçirilmiş bir haber maddesidir.”
***
Bu mesleği onurlu bir şekilde yapabilen gazeteler sınırlı
kaldı. Medya ahlâki sınavdan geçemedi ne yazık ki.
Gazeteler “medya” olunca kurumsallaştı. Kurumsallaşınca
“tekel”leşti. Çünkü medya sahipleri medya dışı ilişkilere girdi. Ekonomik ve siyasi
çıkar alanlarına yöneldi. Bu da yalan haber, manipülasyon ve özel hayatların
gizliliğini ihlal etti.
Müstehcen ve kepaze resimler gazete sayfalarını kirletti.
Yalan yanlış bilgiler, ekranlara da sıçradı. Toplumun düşünce kodları ne yazık
ki değişime uğradı.
İşte burada 1973’ten beri yayın hayatında olan bir gazete
hiçbir zaman bu tür manipülasyonlara, çirkinliklere ve gayretkeşliğe girmedi.
“Önce Ahlâk ve Maneviyat” sloganıyla yola çıktı. Halen doğru bildiği yoldan
gitmeye devam ediyor. “Hakk”ı üstün tutan ecdadın görüşünü gazete sayfalarına
serpiştirerek basın yayın hayatında izzetli bir duruş sergiledi, sergilemeye
devam ediyor. Tetikçilik yapmayan gazetelerden hangisi var derseniz, adres
Milli Gazete’dir. Doğruyu doğru yerde yıllardır söyleye geldi.
Bugüne kadar birçok gazete için “ihale takipçisi” ünvanını
alıyor haberi yapılmasına rağmen Milli Gazete için böyle bir yakıştırmanın
yapılmaması bence en büyük ayrıcalık.
Doğru insan, doğru haber, doğru gazetecilik. Okuyucusunu
tüketim malzemesi gibi görmeyen ve okuyucusuyla bütünleşen Milli Gazete, medya
dünyasında kendi burcunda bayrak gibi dalgalanmaya devam edecek.