Değerli okurlar; 10 Haziran günü bu sütunlarda bir yazım çıkmıştı. Başlığı da “Hangi rüzgâr daha etkili” idi... Yazının, ağırlıklı olarak, içeriği de okurlarımın ısrarları üzerine, erken de olsa kısa bir Dünya Kupası ön görüşü idi. Bizim spor servisinin hayat damarlarından Hasan’dan rica ettim, o yazının birazdan okuyacağınız yeni bölümle bağlantısı kolay kurulsun diye bir paragrafını buraya eklemesini istedim. 

Evet, okuduğunuz gibi, o paragrafın bir yerinde İspanya’nın o muhteşem kuşağının giderek bir erozyona uğrayacağını o gün yazmıştım. Bu, bir doğa kanunu idi. Hatta Barselona’da Xavi gibi bir orta saha mimarının zaman zaman makas yemeye başladığını da yazmıştım. Dolayısıyla İspanya keşfedilmiş, tedbirle ona göre alınmaya başlanmış ve en acısı da artık o pas tezgâhı son beş yılda olduğu gibi dokunamaz hale gelmişti. Tıpkı 1996-2000, hatta biraz da ileri 2002’deki Galatasaray gibi... Benim ülkemin İspanya’sı da oydu işte... Futbol da zaten buydu işte... 1970’de Brezilya Dünya Şampiyonu olduktan sonra, aynı sevinci bir daha yaşamak için tam 24 yıl beklemişti.  Giderek fizik mücadelesinin ağırlık kazandığı, teknik kapasitenin az sayıda futbolcuda arandığı bir dönemdeyiz.

Gelelim bu beşlik maça... İspanya, ilk yarıda Hollanda’nın, belki de hocasının istediklerinin dışında hareket etmesinden veya asıl formülü geç keşfetmesinden, etkili oldu. Taa ki Van Persie’nin muhteşem kafa golüne kadar. Hadi golü de geçelim.

Maçın anahtarı, sihri, adını ne koyarsanız koyunuz, Hollanda’yı büyüten gerçeği İspanya orta alanındaki kalabalığa o bölgede ikinci yarıda yapılan baskı idi. Bazı rakipler İspanya’ya, hatta Avrupa Kupaları’nda Barcelona’ya kendi ceza sahası önlerine kadar çekilip orada baskı yapmayı uygun görüyorlardı. Kimisi başarılı da oluyordu. Ama sadece kısır sonuçlar veya güç bela beraberliklerle... Çünkü bu takımların kazandıkları toplarda veya Barcelona-İspanya milli takımının kaptırdıkları toplarda hücum için öne doğru mesafeleri çoktu. Hani neredeyse 70 metre civarlarında... Dolayısıyla etkili olamıyorlar, aşırı mesafeyi zorladıklarında da bitiyorlardı. Ama Hollanda ne yaptı. İkinci yarıda blokaj bölgesini orta alanda oluşturdu. Böylece kapılan ve sunulan toplardaki hücum mesafesi bir anda 20 metreye inmiş oldu. O zaman ne oldu Diri kaldılar. Taşıdıkları topları şuta çevirdiler, pasları az sayıda kullanıp rakibin savunmasının oturmasına zaman tanımadılar.  Tabii bu arada önde oynayan oyuncuların Van Persie, Robben de dahil olmak üzere orta alan presinin içine katılmaları da bu sonuçta çok etkili oldu. Yani özetle, İspanya’nın bu ağır yenilgisi benim için büyük sürpriz olmadı.

Gecenin bir başka maçında bizim ligden çok oyuncu vardı. Chedjou. Dany, İtange gibi... Ben en çok kimsenin beğenmediği Dany’i beğendim. Takımının bütün ataklarını, ama dengeli olarak, sağ arkadan o oluşturdu. Bu arada hakemler Meksika’nın iki harika golünü ofsayt bayrağı ile yediler. Acaba Meksikalılar maçtan sonra hakemlerle ilgili basın toplantısını düzenlediler mi, onu merak ediyorum...

Hazır kupaya girmişken, TRT’nin maç yayın fiyaskosuna takılan açılış maçından da iki kelam edeyim. Hırvatlar iyi takım. İyi takım da o 80 küsur dakika tahammül edilen odundan imal santrfor da kim O çıktı, Brezilya bunaldı. Neyse... Ev sahibi fizik olarak iyi durumda. Ama yine 10 Haziran’daki yazımda da belirttiğim gibi kimse Neymar’ın dışında Brezilya’dan efsane beklemesin.

Son iki cümle... Açılış maçındaki TRT’nin dizi reklam kampanyasına Hollanda-İspanya maçında da, az biçimde de olsa devam edişine şaştım kaldım. Dolayısıyla bundan böyle özel televizyonlardaki rezaletleri dile getirmeyeceğime de kendi kendime söz verdim.