Güce tapınan bir toplum bizimki. İktidara, orduya, zengine, unvana baş eğen cinsinden. Daha yeni, general karşısında ne kadar da çabuk harcadık savcıyı. Hadi erki ellerinde bulunduranlar savcıyı görevden aldılar. Sivil toplum kuruluşları ne yaptılar Seyrettiler. Savcı onlar için iyi bir sahne aldı. Sadece izlediler. Bu ülke öyle kahraman falan istemiyor. Erken öten kuşun başını kesmeye bıçak koşturuyor.

Hangi iktidar olursa olsun tapınmacı bir rolü ne kadar çabuk benimseyiveriyoruz. Balyoz müzesi açacak kadar ilkelleşmekten ar duymayacak bir performans gösterebiliyoruz. Generalimize toz konduran savcıyı toza toprağa bulayıp işten atıp ailesini mağdur ediyoruz. Orman bakanının acıklı haline bakıp hangi başkaldırı marşını okumalıyız, karar veremiyoruz. Orman arazisine kurdurduğu devletçiğinin kapısından girmek isteyen görevlilerini silahla tehdit eden Acaristan kanunsuzunun yaptıkları karşısında ülkenin bakanı ağlıyor. Bir yoksulun fakirhanesi olsa güvenlik güçleriyle tepesine buldozer yığan bakan bey, zenginin lüks sitesinin kapısından bile geçemediği için ağlıyor.

Yüzlerce köşk yapılırken sahi siz neredeydiniz Başka bir ülkede miydiniz Hangi yüksek kum tepesinin altında kalmıştınız ki binlerce villayı göremediniz Bayım görmek istemediniz. İktidarı muhalefeti ile Beykoz un ortasında yükselen bu kir kalesine gözlerinizi kapadınız. Türkiye son asrını memleketin laikliği zedelenmesin yoluna adarken, çok hırsız; bizim ormanlarımızı, havamızı, suyumuzu, toprağımızı, gökyüzümüzü çaldılar. İrtica en büyük tehlike olarak görülüp, CHP onunla mücadele edip muhalefet görevini yapmadığı için atı alan Beykoz u geçti. Baykal, İsmailağa cemaatinin gardrobu ile uğraşırken eski orman bakanı tüyü bitmemiş çocuğun ormanını, havasını, toprağını ranta çevirip yedi, soyunun çeyizine onlarca villa biriktiriyordu. Şimdiki iktidar ne yapacak diye hiç merak etmeyin! Çalanın yanına kâr kaldığı bir ülkede yaşadığınızı unutuyor gibi davranmayın. Beş yıldır iktidarda olan hükümetin Acarlar gibi devasa bir yolsuzluğu yeni dile getirmeleri çok büyük bir komedi. Bu devasa inşaat on-on beş yıldır sürüyordu; hiç mi görmediniz ki şimdi sızlanmaktasınız. Durumdan çok memnundunuz. Şimdi ne oldu da birden bire binlerce lüks konutu görüverdiniz. Yoksa İsmet Acar ın bilirkişiye, savcıya hakime, generale, belediye başkanına dağıttığı lüks otomobillerden payınıza az mı düştü. Ya da otomobilleri beğenmeyip, altın varakla süslenmiş milyon dolarlık villalardan vermedi diye mi, böyle birden bire celalleniverdiniz.

Aslında Orman bakanına kızmak yerine teşekkür etmemiz gerek. Eğer o ağlamasaydı, Acarlar; şehrin ortasında insanları aptal yerine koymaya sonsuza kadar devam edecekti. Pepe nin ağlayışı Cemil Çiçek i bile öfkelendiriyor. Yalanlama ihtiyacı duyuyor. "Devletin giremediği yer yoktur" derken hükümet arkadaşını zor durumda bırakıyor ama devletin ve hükümetin onurunu kurtarmayı öncüllüyor. Uyuşturucu krallarının, mafyanın yaşadığı bu altın varaklı köşkler yıkılıp tekrar eski günlere dönülecek öyle mi Siz nerede yaşadığınızı sanıyorsunuz. Zenginin, güçlünün kutsandığı bir diyardasınız uyanın lütfen.

Beykoz da yaşıyorum. İstanbul un yeşil kalbini çalan bu yüzsüzlerin sitesinin önünden her geçtiğimde torunlarımızdan devraldığımız mirasın yok edilmesini görmek, ne kadar acı verdi. Yeşil damarlarımızı kuruttular. Her gün başları vurulan ağaçların ağlamcıl çığlıkları, ruh sağlığımı ne kadar bozdu. Ben ki onların sonbaharda yapraklarını dökmelerine bile dayanamıyordum. Üşürler mi bu soğuklarda, sert rüzgarlarda örselenirler mi diye ne kadar acı çekerdim. Dallarından kestane ya da koca yemiş toplayan köylüleri bile uyarırdım. Lütfen ağaçlara karşı biraz daha nazik olunuz, dallarını hırpalamayınız, onların da bir canı var, siz böyle kırıp atıyorsunuz ama kim bilir ne kadar canları yanmakta şimdi. Garip garip bakıyorlardı, git başımızdan deli, der gibi kafa sallıyorlardı.

Benim de gücüm yoksullara yetiyordu, onları uyarabiliyordum. Seri katiller ormana girdiğinde bu canavarların yanına yaklaşamadım bile. Vahşice yüzyılların birikimi zümrüt hazineleri yok ettiler. Büyük iş makineleri ormanın altını üstüne getirdi. Ne çocukluk masallarının dekoru kaldı. Ne çocuksu hayallerin yamaçlarına tutunacağı yeşil kırlar. Çocukluğumda mahallemizin yaşlılarının çok iyi bildiği baldan tatlı su kaynakları vardı. Hepsi kayboldu. Acarların hırsız sultanlığı;  o çam kokulu, meşe, çınar, kestane kokulu sularımızı gaspetti. Ne tepelerin sinesindeki türünün son örnekleri olan fundalar kaldı ne bu nadide çiçeklerin özü ile bal yapan arılar. Kelebeklerin peşi sıra koştuğumuz düş resimlerimizi kaybettik.