Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül Mısır’da yayınlanan bir
gazeteye verdiği beyanatta AB üyeliği konusunda, “Vakti geldiğinde biz de halka
soracağız” diyor. Elbette AB üyeliği konusunda halka sorulması şarttır. AB
üyeliği yeni bir medeniyet tercihi ise bu tercihin sadece siyasi kararlarla
sonuçlandırılması doğru olmaz. Ancak, Sayın Gül, açıklamasında, “AB
standartlarına ulaştığımızda bize üyelik için onay verdiklerinde, birliğe
üyeliği isteyip istemediğini anlamak için bunu halka götürürüz” diyerek AB’ye
giriş için gerekli değişim ve dönüşümü hayatın her safhasında
gerçekleştirdikten sonra halka sorulacağını belirtiyor ki bunun sağlıklı
olmayacağını düşünüyorum. Çünkü, AB standartlarına ulaşmak mensup olduğumuz
medeniyet değerlerinin yerine AB medeniyet değerlerinin ikame edilmesi
demektir. Yani kendimize yabancılaşarak Avrupalılara benzemek anlamına geliyor.
Bu değişimi gerçekleştirdikten sonra halka AB’ye girmeyi isteyip istemediğini
sormanın fazla bir anlamı olabilir mi Diyelim ki halka sorduk halk AB’ye girmek
istemediği yönünde görüş belirtti ve bizde buna uyarak girmedik ne olacak o
zaman AB standartlarını(!) yakalamak adına topluma dayattığımız hayatın her
alanındaki değişim ve dönüşümleri geri mi çevireceğiz Bu mümkün olabilir mi
Çünkü AB standartları olarak nitelendirilen değişim ve dönüşüm gerçekte bu
medeniyet dairesine girmek anlamına gelir. Ondan sonra ister halkımızın isteği
ile ister AB’nin bizi istememesi sonucu AB’ye girmek ile girmemek arasında bir
fark kalır mı
Bu bakımdan Sayın Cumhurbaşkanı’nın AB’ye girmek için halka
sorulacağı yaklaşımı doğru olmakla birlikte her türlü değişimin ardından bu
sorunun halka sorulmasının anlamı kalmaz. Çünkü tüm anayasal ve yasal
düzenlemeler yapılarak Batı tipi hayat şekli topluma dayatıldıktan sonra halkın
söyleyeceği sözün anlamı kalmaz.
Kaldı ki Türkiye olarak AB’nin istediği tüm değişimleri
gerçekleştirsek bile birliğe kabul edilmeyeceğimiz hususunda ciddi tereddütler
var. Çünkü AB ülkelerinin halklarının bizi aralarında görmek istemeyecekleri
hususu daha ağırlıklı görülüyor. Neticede biz sadece kendimizi onlara
benzetmeye çalışmış olacağız ama onların bizi kendilerinden görmeleri zor
görünüyor.
Bu bakımdan toplumda bazı değişimlerin yapılmasına ihtiyaç
varsa bunu kendi değer yargılarımız içinde yapmak sağlıklı olan yoldur. AB’ye
şirin görünmek adına atılacak adımlar bizi kendimize yabancılaştıracaktır.
Çünkü bir medeniyetten bir başka medeniyete toplumları götürmek emir komuta
zinciri içinde sanıldığı kadar kolay değildir. Eğer bu iş kolay olsaydı bu ülkede
150 yıldan beri yönetim kademelerinde hâkim olan Batılılaşma merakı sonuç
vermiş olurdu. Bunu söylerken çabaların hiçbir sonuç vermediğini ifade ediyor
değilim. Batılılaşma çabalarına toplumun direnç gösterdiğini, kabullenmekte
hazımsızlık yaşadığını belirtmeye çalışıyorum. Çünkü Batı sevdalıları gibi
toplumumuz için Batı’nın her şeyinin doğru ve güzel olduğunu düşünmüyorum. Buna
rağmen özellikle AB’ye üye olabilmek adına hayatın her alanında yapılmaya
çalışılan değişimlerin özellikle kültürel alanda toplumda hazımsızlığa sebep
olduğunu herksin görmesi gerekiyor.
Sonuç olarak diyorum ki, toplumu Avrupa’ya benzetme
isteğinin işin başında halka sorulması gerekiyordu, bu yapılmadı, dayatmacı bir
anlayış ile Batı, Türk toplumu için ideal olarak algılandı ve bu ideale millete
rağmen ulaşılmaya çalışıldı. Bu yanlıştı. Bunun için, her türlü dönüşümün
ardından millete sorulmaya gidilmesi de milleti çeşni olarak görmekten öte bir
anlam ifade etmez. İşin en doğrusu AB sevdasından vazgeçilmesidir.