28 Şubat iddianamesi kabul edilmiş… Türkiye’de demokrasinin kökleşmesi, daha ileri bir konuma yükseltilmesi ve zihinlere pranga vuran “Militarist iradenin”, düşünceleri sübvanse etmeye ant içmiş “medyanın” ve darbe kültüründen beslenen baskıcı, otoriter iradenin tam olarak yok olması, bitmesi, tükenmesi için bir fırsat olabilir mi bu dava Hayır… Çünkü, bu davanın, bir kanadı yoktur… Bir kuşun tek kanatla uçması mümkün olmadığı gibi, bu davanın da ülkemizde hala zihinlere kazınmış olan “darbe kültürünü” ortadan kaldırma amacı taşıdığını zannetmiyoruz. Çünkü, 28 Şubat, tek kanatlı, tek ayaklı bir post modern darbe değildi. Toplumun tüm kesimlerinin karıştığı, medyanın bir maşa olarak kullanıldığı, politikacıların içinde yetiştikleri iklimi reddederek “siyasetten vazife çıkarmaya çalıştıkları”, gazetecilerin, hukukçuların brifinglerle eğilip bükülerek toplumsal zeminin kurgulanmaya, hükümetin cebren alaşağı edilme çalışıldığı bir dönemdi bu. O dönemde askerin şimşeklerini üzerine çekmiş, andıçlanmış gazetecilerin başında gelen merhum Mehmet Ali Birand, 28 Şubat’ta hiç kimsenin dik duramaması gerçeğiyle ilgili olarak, “Bir çoğumuzun yatacak yeri yok” diyordu.
28 Şubat’ı sadece “askerlerin kontrolünde” bir kalkışma olarak nitelemek, toplumsal gerçekleri göz ardı etmemiz anlamına gelecektir. Sivil toplum örgütleri, kerli ferli yazarlar, medyacılar, hukukçular, yılların siyasetçileri bu dönemde “Militarist iradenin boyunduruğu altına girmeyi” içlerine sindirebilmişlerdir. Kurgulanan senaryolarla, Fadime-Emire-Müslüm üçgeninde zihinlerde oluşturulan “irtica” yaygaralarıyla toplumun korku tüneline girmesi sağlanmış, Türkiye Cumhuriyeti’nin en başarılı, yaptığı hizmetlerle halkın gönlünde taht kuran Refahyol Hükümeti’nin alaşağı edilmesi süreci hızlandırılmıştı.
28 Şubat, Türkiye’de demokrasinin kökleşmesini istemeyenlerin, her zaman “azınlıkların”, haklı çoğunluğa tahakkümünü arzulayanların çirkin bir senaryosu olarak hafızalarda kazınarak yerini almıştır.
Kuşkusuz tarih, her şeyi not alıyor… Kötülükleri, birer birer yazıyor. Bu ülke için elini taşın altına koyanları, dik duranları, eğilmeyenleri, bükülmeyenleri beyaz sayfalarına, küçücük menfaatler için dalkavukluk yapanları ise kara sayfalarına yazıyor.
Yapılan hiçbir şey de aslında hiç kimsenin yanına kar kalmıyor. Bugün, dün yaptıklarının hesabını hukuk önünde veremeyenler, belki de yıllarca vicdanlarının demir parmaklı koridorlarında volta atmak zorunda kalacaklar.
Biz işin medya boyutuyla ile ilgili kalem yorduğumuz için, özellikle medyacıların, bu dönemde “askerin maşası” olmayı içine sindirmiş kalemşorların, hukuk önünde terlediğini görmek isterdik.
28 Şubat’ta bu ülkenin insanlarını “korku dehlizlerine ve koridorlarına” hapseden, demokrasinin pas pas edilmesi için gıkını bile çıkarmayanlar, bugün Taksim Gezi Parkı’ndaki masum gibi başlayan, ama Vandalizm boyutuna ulaşan eylemlerle ilgili olarak ise kaplanlar gibi yayınlar yapıyorlar. Toplumu sağduyuya davet edeceklerine, bu ülkenin insanlarını karşı karşıya getirmemek için çaba göstereceklerine, ayrıştıran, ötekileştiren ve “Din ve vicdan hürriyetine” karşı saldırı boyutuna ulaşan bir niteliğe, “Hak arama” kılıfı giydirmeye çalışıyorlar.