Kendisini akıllı olarak tanımlayamayacağım Makarios,

İnönü nün bu kibarlığını Türkiye nin acizliği olarak algılamış ve Türkiye nin

gücü ile varlığını küçümseyip, Türkiye nin değiştirmeği, reddettiği 13 Anayasa

maddesini silah gücü ile değiştirebileceğini sanma yanılgısına düşmüş, 21

Aralık 1963 sabahı erken saatlerde organize bir şekilde Kıbrıslı Türklere

saldırarak adayı kana bulamıştı.

Cumartesileri benim için sıra dışı bir okul günüydü.

Hafta içi günlerden farklı olarak Cumartesi günleri okul saat 12.00 de biter ve

İstiklal Marşı ndan sonra koşarak yemekhaneye giderdik. Sonrası da macera

doluydu. Önce, Mağusa Hastanesi Başhekimi amcam, eski Sağlık bakanı ve UBP

Milletvekili, Dr. Ali Atun un evine gider, bir yemek de orada yerdim. Sonra da

harçlığımı alıp, doğru kız arkadaşımla birlikte gideceğimiz sinemanın yolunu

tutardım.

Tabii kız arkadaşımla gideceğimiz sinema derken, sakın

hayalinize el ele sinemaya gittiğimiz gelmesin. Kız arkadaşım kendi arkadaşları

ile 15. sırada oturuyorsa, ben de kendi arkadaşlarımla ona en yakın yer olan

25. olmadı 30. sırada veya o civarlarda oturabilirdim. Daha yakına oturmak

kesinkes yasaktı. Sonra hemen duyulur dedikodu olurdu           

21 Aralık 1963 Cumartesi günüm aynen bu rutinle

başlamıştı ama sabah sabah uzun kulaktan duyduklarım olağan yaşamın dışındaydı

ve pek de iç açıcı değildi. Gelen dedikodu cinsinden haberlere göre Lefkoşa nın

Tahtagala (Tahtakale) bölgesinde sabaha doğru bir takım olaylar olmuş ve Zeki

Halil ve Cemaliye Emirali adlı iki Türk Rum polisince vurulmuş. Gerçekte bu

haber çok sıra dışıydı. Ortada ne EOKA vardı ne de TMT. Nereden çıkmıştı bu

vurma olayı pek de anlamamıştık çocuk aklımızla. Arkadaşlarımızla öğleye kadar

bu konuyu konuşmuş, öğle törenden sonra da tamamen unutmuş, aklımız ve tüm

dikkatimiz sinemaya ve kız arkadaşlarımıza yoğunlaşmıştı. Doğanın kuralı böyle.

Varsa yoksa kız arkadaşımız, sinema, kola, çakulet ve gezme tozma! Bütün

dünyamız bunlardan oluşmaktaydı o yıllarda. Bir de çok can sıkıcı olmasına

rağmen ders çalışmak vardı tüm bu güzelliklere ilaveten. 

Mağusa da Kıbrıslı Türklerin büyük bir çoğunluğu

Surlariçi nde yaşarken, bir kısmı da Karakol (Karaolos), Sakarya, Yeni İzmir ve

Baykal bölgelerinde yaşamaktaydı. Namık Kemal Lisesi ise konum olarak çok

stratejik bir yerdeydi. Rumların neredeyse tümünün yaşadığı Maraş şehri ile

Türklerin yaşadığı ve etrafı 12 metre yüksekliğinde surlarla çevrili Mağusa

Kaleiçi nin arasında kalan bölgedeydi.

Namık Kemal Lisesi nin karşısında Mağusa Genel Hastanesi,

Doğu sunda Maraş Polis Merkezi, Güney inde eski İngiliz kampı ve Batı sında da

Surlar ve Surlar ın içine giren tarihi kapı yer almaktaydı.

Akşamüzeri Namık Kemal Lisesi nin ikinci katında yer alan

yurt binamıza kısa boylu bir abimiz geldi. O güne kadar kendisini hiç

görmemiştim ve tanımıyordum. Yurtta kalan tüm erkek öğrencileri, sıraların

arkaya doğru basamak basamak yükselen platformların üzerine konumlandırıldığı

amfi tiyatro görünümündeki müzik salonuna topladılar ve bu abimiz bize hitap

etti. Sırtında kahverengi deri bir mont vardı ve Kıbrıs şivesinden daha çok

Türkiye şivesiyle konuşuyordu. Ancak dili her iki tarafa da çarpıyordu.    

Bize artık çok büyük görevler düştüğünü, önemli bir yerde

olduğumuzu ve nöbet tutmamız gerektiğini söyledi. Müdürün zemin kattaki

odasında siyah bir telefon vardı, çevirmeli tuşlu olanından. Bir arkadaşımız

telefonun başında oturacaktı. Diğeri müdür odasının kapısının önüne konacak

sandalyede. Diğerleri de birbirlerini görecek ve duyacak şekilde, binanın

içinden 3. katta bulunan terasa çıkan merdivenin başında ve sinilerde

oturacaklardı. Terasta nöbet tutan arkadaşımız Rum tarafında, özellikle de Rum

Polis Merkezi nde olağandışı bir hareket görürse hemen en yakındaki nöbetçiyi

bilgilendirecekti. O da merdiven başındakilere seslenecek ve sıra ile

birbirimize seslenerek müdürün odasındaki telefondaki arkadaşa mesajı

iletecektik. O da kendisine verilen numarayı arayıp terastaki nöbetçiden gelen

bilgiyi iletecekti (Devam edecek.)