Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir. Dolayısıyla 2013
öngörüsünün yolu da 2012’den geçiyor. Ve pek tabi ki, bir de sağır sultanın
bile duyduğu meşhur 2014 hesaplarından. 2015 ise malum; ilk ikisi sonrası “vur
patlasın çal oynasın”...
Mesele, kimin patlayacağı, kimin zil takıp oynayacağı! O
yüzden 2013, Türkiye ve yakın çevresi açısından dananın kuyruğunun kopacağı, at
izinin it izinden büyük ölçüde ayrıştırılacağı bir kader yılı olarak ön plana
çıkıyor. Dolayısıyla 2013; iç ve dış siyaset bağlamında eş zamanlı-iç içe girmiş
hesaplaşmalara, yeni kutsal ittifaklara, ihanetlere, tasfiyelere ve pek tabi
yeni yapılanmalara gebe...
Bunun için kahin olmaya ve elde bir küreye ihtiyaç yok.
Etrafta olup bitenlere bile biraz dikkatlice bakmak yeterli. Artık şeytanın
detayda olduğunu sizler de biliyorsunuz. Eğer detaylara bakarsanız, o zaman
oyunda son perdeye girildiğini görecek ve belki kahin kesilmeye
başlayacaksınız.
Burada, arka planı itibarıyla 2012’nin gelişi de göz önünde
bulundurulduğunda, önümüzdeki yılın bir çok boyutuyla farklı kesimler, çevreler
açısından küçük çaplı kıyametlere sahne olacağını şimdiden söyleyebiliriz. Daha
doğrusu, kesimine ya da amiyane tabirle dağına göre küçük, orta, büyük çaplı
kıyametlere şahit olacağımız bir yıl söz konusu gibi...
Bu noktada, kim(ler)in kazanacağı ya da kaybedeceği oldukça
önemli. Çünkü, bu kazanç ya da kayıplar, doğrudan doğruya yeni Türkiye sürecini
iç ve dış politika boyutunda derinden etkileyecek bir kapasiteye sahip. Bir
diğer ifadeyle, dahili ve harici bazda son döneme damgasını vuran kontrollü
“derin operasyonların” geleceği büyük ölçüde 2013’teki bu “rötuşlara” bağlı...
Söz konusu rötuşların, Yeni Yalta sürecinde, hayali
imparatorluk arayışları ile reel politik arasında öncelikle Misak-ı Milli
sınırlarını hedefleyen daha sağlıklı bir yeni Türkiye inşası-zemini açısından
önemi de hiç kuşkusuz yadsınamaz.
Dolayısıyla, millilik ve gayr-i millilik noktasında
siyasetten-bürokrasiye, medyadan-sivil topluma, kısacası A’dan Z’ye toplumun,
devletin bir çok noktasında tüm maskelerin düşürülmesinin ve “kral çıplak”
denmesinin vakti artık! Çünkü, “kim kimdir” sorusunun gerçek cevabı
veril(e)mediği ve “gri ortam” ortadan kaldırılamadığı sürece, bu inşaların
bitmeyeceği ve “paralel devlet yapılanmaları” tartışmalarının bundan sonra da devam
edeceği artık fazlasıyla bilinen bir gerçek...
Bunun için Türkiye’nin gerçek gündemine bir an önce dönmesi
gerekiyor. Bu da, en yakın çevreden başlamak üzere söz konusu halkalarda yeni
fakat nihai bir operasyon ve buna bağlı bir mücadele demek. Bölgenin ve daha
genel anlamda uluslararası sistemin yeniden yapılandırıldığı bir ortamda,
Türkiye açısından böylesi bir adımı atmak, hiç kuşkusuz göründüğü kadar kolay
değil.
Fakat, şartlar itibarıyla bu adım kaçınılmaz. Bir diğer
ifadeyle, konjonktür Türkiye’yi böylesi bir sürece zorluyor, hatta zorlamanın
ötesinde itiyor desek, çok da yanılmış olmayız.
İç-dış siyaset ayrımının-etkileşmenin Türkiye gibi ülkeler
açısından daha zor olduğu bir ortamda, dış politikadaki yeni tercih ve
yönelimlerin iç siyaset üzerinde artmaya başlayan belirleyici rolü, Türkiye’yi
dahili dinamikler boyutunda bir takım tedbirler almaya zorladığı görülüyor.
Bu kapsamda, son günlere damgasını vuran; “kuşlar”,
“böcekler”, “derin kulaklar” ve bir takım “entrikalar”, “tahliyeler” daha
anlamlı bir hale geliyor. İçeriden-dışarıya, dışarıdan-içeriye doğru bazı
kritik hareketlenmeler, beklenmedik hamleler, bu mücadeledeki iç içeliği ortaya
koyması açısından oldukça manidar, hatta manidar olmanın ötesinde fazlasıyla
tüyler ürpertici...
Doğrudan ya da dolaylı yollardan bu tür
mesajların-sinyallerin yoğunluk kazandığı bir ortamda iç siyaset ortamının dış
politikada kendisini göstermeye başlayan ve bir takım “iradelere” rağmen
hükmünü ortaya koyan yeni siyaset çerçevesinde ortaya koyduğu bir takım
çıkışların altında da bu yatıyor ola gerek...
Burada, istihbarat ve dış politika arasındaki uyumlaştırma
ve operasyon yeteneğini arttırma girişimleri, önümüzdeki sürece yönelik olarak
Türkiye’nin çıkarlarını koruma noktasında sınır içi ve dışında (aynen 2007 yılı
Ocak ayı başında bizzat dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner tarafından da ifade
edildiği üzere) daha agresif bir tutum sergilenebileceğinin ve bir takım oldu
bittilere karşı daha caydırıcı bir tavır takınılacağının göstergesi olarak
karşımıza çıkıyor.
Çünkü, kudretli bir İstanbul inşası için güçlü ve kararlı
bir Ankara şart ve artık “game over”, yani “oyun bitti”..!
Hepinizin yeni yılını en içten duygularımla kutluyor,
2013’ün Türk-İslam alemine barış, huzur ve saadet getirecek bir sürece vesile
olmasını temenni ediyorum...