“Ermeni soykırımı diye bahsedilen şey hakkında derin bilgim yoktur.

Ama yazılıp çizilenlerden anlaşıldığı kadarıyla Mason Locası başkanlığı da yapan Talat Paşa yurdu terk etmeye karar verince Almanya’yı tercih eder ve Berlin’de Sogomon isimli bir Ermeni tarafından kurşunlanarak öldürülür.

Katilin tutukluluk süresi bir buçuk saat sürer ve serbest bırakılır.

İki tarafa da destek verenler, olaylarla ortaya çıkıverir.

844 yıl aramızda güven içinde yaşayan bu insanlarımıza ne oldu da bir anda karşı karşıya geliverdiler ”

Yukarıdaki alıntıda geçen Ermeni soykırımı, Mason locası, Talat Paşa, Almanya, Berlin, Sogomon kelimelerine yeterince dikkati çekilen okuyucuların geldiği yer, hayret duygulu bir bilgi ve bir makalelik cevaba hazırlık sorusudur.

Bilgi: Talat Paşa’nın katilini, Alman emniyetinin sahiplenmesi...

844 yıl birlikte yaşandıktan sonra... Sorusunun cevabını isteyen ise, Millî Gazete’nin 26 Ocak 2012 tarihli nüshasından Mahmut Toptaş’ın makalesini okuyuversin.

Talat Paşa örneği üstünden yürümek istiyorum ben, Başbakanın bizzat gündem yaptırdığı konuyla alakalı olarak...

“Derin bilgi” bende de yok. Gençliğimizde okuduğumuz “mezalim” kitaplarındaki hikâyelerin acılığı ise taşınır mı onca yıl, bu yaşımıza kadar

Lâkin “Derin soru”larımızdan elbette bu gündemle ilgili olanları yazacaktır kalemimiz, üstünde durduğumuz diğer konulardaki gibi. Maksadımız mozaik parçalarıyla resmi tamamlamaya çalışmak, görmeye çalışmak olduğuna göre...

Talat Paşa demiştik, İsmet Paşa hayranı bir muharrir başlasın anlatmaya:

“Ben, bugünkü Büyük Kulübe âzâ kabul edildiğim zaman adı Cercle d’Orient idi. Sözüme dikkat ettiniz mi Kabul kelimesini kullandım. Çünkü, Mason locasına girmekten güçtü Cercle d’Orlent’a girmek. Sınıftı oranın âzâsı: Eski sadrâzam Talat Paşa piket’ini orada oynarmış.”

Talat Paşa’nın oyunlar oynadığı o büyük kulübe ben de âzâ oldum, diyen muharririn duydukları da önemli.

“Duyduklarımdan ikisini (birini) fısıldayım: Birinci Dünya Savaşındayız. Talat Paşa kulüpte. Belki konuşuyor, belki kahve içiyor, belki piket oynuyor. Yakın dostu, arkadaşı, Âyân âzâsından Zührap efendi, yüzü balmumulaşmış, sesi diken diken, kulağına eğiliyor:

– Talat, iki sivil polis gelmiş beni götürmeğe...

Ermeni tehciri başlamıştır o günlerde. Gidecek ve belki de gelmiyecek.

Talat Paşa, kendisiyle beraber koridora yürüyor ve merdiven başında, bu komiteci Başbakan:

– Gel Zührap, diyor, seni son defa öpeyim!”

Ne kaldı aklımızda bu anlatılanlardan Talat Paşa ve Zührap. Yakın dostlar, arkadaşlar, Âyân azasındandırlar...

Yahya Kemal’le Peyami Safa’nın, Yenikapı meyhanelerinde demlenirlerken, garsonun Ermeni olmasını öğrenmelerinden sonra söyledikleri, “Bir Türk sultana, bir Ermeni garson” türküsünün benzerliği ve geçerliliği yok burada.

Birlikte meclis üyeliğinden bahsediliyor, Talat Paşa’nın ve Zührap’ın...

İki sivil polis alıp götürüyorken, Talat Paşa tarafından son defa öpülen eski Âyân azası Zührap’a ne olmuştur

Arkadaşını “Son defa” öperek uğurlayan Talat Paşa, öpmelerinin “önceleri” olduğunu neden vurgulamak istemiştir

Zührap, arkadaşı Talat Paşa’nın yanından alıp götürülürken, suçlanma sebebini biliyor olmalı ki, itirazı yok, umut dilemesi var. Aman, aman...

Koridora yürüyen ve arkadaşı Zührap’ı merdiven başında uğurlayan Talat Paşa bizzat kendisi değilse alıp götürülmesini isteyen, o son öpüşünde, artık burama geldi, bir şey yapamam, kaderine razı ol acımasını hissettirmiş olabilir mi

Adını, sanını, sanatını biraz ileride yazacağımız o muharririn duydukları, bize yazı olarak bıraktığı bu kadarcık bilgiden çok çok fazla olmalıdır.

Nerden mi çıkardık bunu

Âzâsı olmakla öğündüğü o kulübün hayat levhalarından...

“Garsondan bir şey istemezdik. Bir şey rica ederdik!

– Bir çay rica ediyorum... Bir şokola rica ediyorum...

Garsonlar, insanı ricaya zorlayan efendilerdi: En kısası 1.80 boyunda, pırıl pırıl yüzleri, tertemiz, koyu yeşil fraklariyle...”

Peki, o garsonlardan rica edilen çaylar nasıldır, derseniz... Bilmenizde bizim için bir mahzur yoktur.

“Çay mı .. Zibidi bir cam bardakta, yarı tabağa dökülmüş, lıngır lıngır gelmezdi. Tepside, gümüş bir çaydanlıkta demlidir çay. Su, yine gümüş bir kapta. Şeker, yine o takımın gümüş bir parçasıdır ve fincan, gümüş bir zarf içindedir...”

İçtiğin çaylar senin olsun. Bize salonunu, yemek salonunu anlat. Anlat biraz!

“Salon geniş İngiliz koltuklarla döşeliydi, kibar ve ağır. Kış günleri, tatlı ve sıcak bir sesle yanan şömine...”

Ah o yemek salonu...

“Yemek salonunda, bütün büfeler İngiliz maundu. Çatal, bıçak, kaşık som gümüş...”

“İngiliz maun” tanımına takılmazsınız umarım. Zira İngiliz’in Manchester şehrinde filan maun yetiştirdiğini bilecek kadar coğrafya okumuşluğumuz vardır (!)

Talat Paşa ile, Zührap ile farklı tarihlerde de olsa, aynı kulüpte bulunmuş biri, özellikle bir muharrir ise, bir dergi sahibi ise, bu kadarla mı sınırlandırırdı o tehcir günlerinden anlatacaklarını

Acaba Zührap’ın bir dahli olabilir mi Talat Paşa suikastında; o günlerden vasiyet ettiği Yahut o gün orada olan ve o son öpüşmeyi gören bir başka dostu Zührap’ın, durumdan vazife mi çıkardı

Biz bilmiyoruz. Hangi tarihçi bilir bunları Bugüne kadar bunu da bilemedik.

Zührap’tan, Talat Paşa’dan fazla bu muharrire üzüldüm ara sıra... Ben bunu biliyorum işte.

Nasıl üzülmem

İçtiği çayları duydunuz. Hangimiz gördük gümüş çaydanlığı, İngiliz koltuklarında kimimiz oturdu

Sen, burdan kalk git, İsmet Paşa’nın torpiliyle iki dönem, öncesinde hiç gitmediği, görmediği Ordu’dan mebus ol.

Meclis’te öyle garsonlar, öyle çaylar getirdiler mi Duymaz mıydık, okumaz mıydık olsalardı

Muharririmizin adı mı Yusuf Ziya Ortaç. Bu fakir onun neşrettiği Akbaba’ları ortaokul yıllarından beri (bulduğunca) okuyarak, onun gibi düşünmemeyi, onun gibi olmamayı öğrendi. Yani İsmet Paşa’ya önemli olduğu kadar, benim için de önemli olan siyasilerdendir.

İsmet Paşa dedik, önem dedik. Onların geçtiği ve bizzat adı geçen muharririn anlattığı bir fıkrayı tekrarlamamızın tam sırası.

Seçilemeyeceğini anladığında soluğu Paşa’sının yanında alır, son adaylığında.

Filan var ya, o filan yüzünden biz orada, Ordu’da mağlup olacağız!

İsmet Paşa, ne yani der, sen her yerde hep bizim kazanmamızı mı istiyorsun

Başka ne desin Senin yüzünden mi desin Onca yıl kalemşoru olmuş, dergilerinin her sayısında Paşa’sını ve partisini övmüş bir eski büyük kulüp âzâsına...

*

Bugün günüdür.

Daha önce yazmışsam, yazmışımdır. Yazmamışsam bugün yazmış olayım. Madem ki bugün “Ermeni olayları”nı konuşuyoruz...

Üniversitedeki ilk yılımdı. Beyazıd-Sultanahmet güzergâhındaki tüm kültür olaylarından haberli olmaya kendimi ayarladığım o günlerde bir politikacıyı dinlemiştim.

Sık sık gidip geldiği ve öncesinde üst düzey eğitim gördüğü Amerika’yı anlatıyordu bize.

Burdan giden Ermenilerin yoğun olduğu şehirleri tercih ettiğini, yaşlılarıyla Türkçe konuştuğunu, götürdüğü turizm etiketli filmleri sinemalarında oynattığını anlatırken, dinleyicilerin kanaatları, ülkemizi tanıtıyor fedakarlığında zirve yapıyordu.

Bir sinema gösterisinden sonra, gençlerin, yaşlılarını hesaba çekmesini de söylemişti özellikle.

Sizler, demiş oradaki gençler... Sizler o şehirleri, o dağları, o ağaçları, o kuşları, o çamları, o yolları mı bırakıp geldiniz bu Amerikalara Bizi burada yaşamaya mahkum etmeye ne hakkınız vardı Yaşlıları ise hüngür hüngür ağlamakta...

Bizler ne mi anlamıştık, bu nakillerden Vatanımızın kıymetini iyi bilelim ha! Bak dışarıda hasretiyle yananlar varmış.

Sonra neler mi oldu

İlk o şehrinde başladı Amerika’nın, Ermeni tedhişcilerinin diplomatlarımızı öldürme olayları...

Bilmem başka kimlerin akıllarına takılıp kalmıştır, (Yoksa bir ben miyim ) yıllarca rahatsızlığını duyduğum o soruları, şimdi sizler de hissediyor musunuz

Gündem olunca yazdım işte.

Kılıç mı, top mu, tüfek mi

AYM Başkanı Haşim Kılıç’ın 52 yıl kutlama konuşmalarının etkilerini insanlar, gazetelerinden okumaya, tv kanallarından izlemeye çalışadursunlar, biz sokaklara çıkmayı yeğledik.

Etkileri bizzat iktidar ve muhalefetin yaşayan ve kanlı-canlı insanlarında gözlemlemek bizim işimizdi zira.

Ve karşınızda, yani size göre sol yanınızda duran, daha doğrusu yürümeye çalışan insanlara bir bakınız.

Başı takkeli olan vatandaşımızın iktidarı temsil ediyor olması artık yadırganmıyordur. Hayretinden unutmuş, ağzını kapatması gerektiğini. Hani sayın Haşim Kılıç’ı dinlerken öyle bir pozisyona geçivermişti.

Yanında yürüyen ve kendisine kulaklarını tıkadığını söyleyen adama, ki o da  muhelefetin sembolü idi, diyorduki: Ben oraya hastalanmak, tokat yemek ve azarlanmak için gitmemiştim.

Yani bunlar mı oldu orada. Bu yüzden mi zayıfladın bu kadar ve birden bire

İktidar tarafının halini görünce, bu sorular sizlerin aklından geçedursun biraz da çağdaş görünümlü muhalefete bakalım.

Bir konuşma bu kadar mı yağ bağlatırmış İşte görün. Görme özürlü görüntüye razı olmasına ne demeli Duyma özürlülüğüne bir yerde hak vermiştik de...

Bu gidiş, iyiye gidişi değil muhalefetin. Neredeyse hiç gitmiyor gibi. Yani yürüme özürlülüğe de aday.

Muhalefetin bu kadar yağa düşkünü de çekilmiyor değil, yürümeyi beceremiyor.

Elindeki mi

Siz onu yürümesini kolaylaştıracak bir dayanak, bir asa, bir baston mu sandınız Halbuki o sayın Kılıç’ı dinledikten sonra ellerine aldıkları bir şeydir ve adı da sopadır.

Bu görüntüye bakın ve okumaya, anlamaya çalışın ülkemizde gelecekte ne olacağını.

Yiyerek (kazanarak) zayıflayan bir iktidar ve yağlanmayı yağ tulumu olmak sanan bir muhalefet günlerine erdik.

Gittik, geldik, indik, çıkalım

Refahyol hükümetinin uzun ömürlü olmamasının sebeplerini saymaya niyetlendiğimizde, daha ilk gerekçeyi duyan muhatabımız der ki: Gerisine lüzum yok!

Hani topçu erin, topu niçin ateşlemediğinin hesabını soran komutanına, barutumuz yoktu, demesi gibi... Barutunuz, yani itici gücünüz yoksa, tahrip başlıklı merminiz olsa ne fayda.

Gerisine lüzum hissettirmeyen o ilk mazeretin tanımı bizim tezimize göre şöyle cümlelerle anlatılabilinir.

Demirel, Refahyol’un ve Erbakan’ın başarılı olacağına kalıbını ortaya koyacak kadar inanıyordu. İstemediğini, 28 Şubat’cı işadamlarına kadar, beşli çeteye kadar, siyasileşmek isteyen cemaatbaşına kadar, tank yürütmeyi en son kahramanlık modeli sanan avarakasnak darbecilere kadar hissettirdi.

işi bilen ve iyi yöneten bulununca bu ülke de gelebilirmiş olması gereken yerlere... Demirel’in kahrını, zulmünü niçin çektik yıllarca ..

Korkusu buydu Demirel’in. Ya Erbakan böyle dedirtirse bu ülkenin insanlarına... Korkmakta haklıydı da...

Halbuki o hep kendi otursun isterdi koltuklarda. Gideyim, geleyim... Hep ben oturayım. Gözyaşı denizi, kan denizi olmuş ülke, ne gam.

Demirel bunu istiyordu. Tıpkı bugünkü gibi...

Düğmeye basmış; kalemşörleri, “Akıllarına ilk taş düşen şeytan” rollerindeler.

“Ben cumhurbaşkanının zeki, çevik ve aynı zamanda ahlâklısını severim” diye bir söz mü var bizi bağlayan, diyorlar... Ve ekliyorlar: Demirel Cumhurbaşkanı olsun!

Derin devlet bilinci varmış. (Devlet durup dururken cinayet işlemez desin; başlasın yine faili meçhuller...)

Dünya güçleriyle konuşabilirmiş. (Telefonu bir kaldırsam, karşıma yirmi devlet başkanı çıkar, meşgül değillerse yani.)

Türk insanını tanıyormuş. (Elbette tanır. Kimin Arabistan’a gideceğini en iyi o bilir. Kimin kafasına da Yahya kadar taş düşmesi gerektiğini... Kendisi de aynı gün içinde iki kere İsrail’e gitmişti.)

Başka şeyler de yazıyor Demirel tetikçisi kalemşorlar. Mustafa Koç’un ziyaret ettiğini filan... Dedesi Vehbi bey de çok ziyaret edermiş.

Bu bilgiler milletin bilmediklerinden değil. Babasından kalan arsa olsaydı Çankaya bahçesi, çoktan vermişti onlara. Ormanları koyları kim unuttu.

Demirel’in ağzından bir cevap var aslında bu kalemşorlara söylenecek... Daha önce çıktığı Çankaya’da ne yaptı da, şimdi çıkarsa ne yapacak Herkes işine baksın! Binaenaleyh Çankaya yaşlı rehabilite merkezi değildir. Sokak’ta duyulan ölüm korkusu orada da fevkalade duyulur.

Aslında Demirel bu Çankaya’ya yazılarını, 367’leri devreye soktuğu yıl bekliyordu onlardan...

Kalemşorların kafası ancak bastı!