Sizin de zaman zaman ülkemizin ve dünyanın içinde bulunduğu durumu görüp de canınızın sıkıldığı, moralinizin bozulduğu oluyor mu? Ya da her güne bir yenisi eklenen, bebek denebilecek yaştaki çocukların kaçırılması, taciz edilerek öldürülmesi olaylarına şahitlik edip de yaşadığınız dünyadan tiksindiğiniz? Peki, gün geçtikçe artan terörle; kurulan pusular, patlayan mayınlar, çekilen namlularla birlikte onlarca şehit haberlerini duyup da ciğerinizin parçalandığı? Veya borcunu ödeyemediği, evine yiyecek ekmek dahi götüremediği gibi çocuklarının en temel ihtiyaçlarını da gideremediği için intihar eden babaların çaresizliğini hissedip de gününüzün zehre döndüğü?

***

Bir kara bela gibi üzerimizde duran faiz, huzuru ve mutluluğu bozucu, ailelerin köküne dinamit koyucu olarak yuvalarımıza, en yakınlarımıza kadar giren zina, gencecik fidanları zehirleyen ve uyuyan bir nesil oluşturan uyuşturucu, körpe zihinleri bulandıran ve uyuşuk bir nesil oluşturan teknoloji, nice kavimleri helake sürükleyen sapkınlık, kişisel veya toplumsal, maddi ya da manevi yaşanan sorunların, gözlerimizin önünde cereyan eden olayların kalbinizi karattığı ve “Kurtuluş nasıl olacak ya Rabbi?” diye sormanıza sebep olduğu oluyor mu?

***

Derinden bir “Ah!” çektiğinizi duyuyor gibiyim. Çünkü elbette bunlar ve çok daha fazlası bizim içimizin kararmasına ve kimi zaman umutsuzluğa düşmemize sebep oluyor. Klişeleşen “Ne olacak bu memleketin hali?” sorusu, için için bizi yiyip bitiriyor. Bu ah çekmelerin yanında kimimiz bu dertler karşısında durmadan yakınıp sağa sola saldırıyor ve kendinden gayrı herkesi suçlu görüyor. Kimimiz “Ben ne yapabilirim ki?” diyerek kendini ustaca işin içinden sıyırıyor. Kimimiz bu ülkenin bu hale gelmesine sebep olanlara ve onlara destek verenlere küfürler savuruyor. Herkes birbirini suçluyor, herkes bir diğerini sıkıntıların sorumlusu olarak görüyor.

***

Elbette daha fazla sorumlu olanlar, sorumluya yandaşlık yapanlar, sessiz kalanlar veya gerektiği kadar ses çıkarmayanlar gibi sınıflara ayrılabilir ve “Bu işten sorumlu kim?” sorusuna cevaplar arayabiliriz. Kolay olan da budur zaten. Ama asıl yapılması gereken, samimi bir şekilde düşünmek, partimizle, cemaatimizle, vakıf veya derneğimizle istişare toplantıları düzenleyip “Biz ne yapabiliriz” derdini gütmektir. Eğer elimizi taşın altına koymaya hazırsak “Ne yapabiliriz?” sorusunun cevabını Zeynep Gazali’nin verdiği mücadeleden öğrenebiliriz...

***

Ülkesinde yaşanan onca sıkıntıya rağmen onun ve ekibinin derdi, ne iktidar mücadelesidir ne de birilerini suçlayarak vicdanlarını rahatlatmaktı. Onların hedeflediği tek şey insan yetiştirmekti. Ve bunu da kısa vadede, birkaç günlük eğitim seminerlerinde veya lüks otellerde yapılan kamplarda sağlamaya çalışmadılar.

***

Ülkelerinde yaptıkları araştırma ve gözlemler sonucunda halkın çoğunluğunun İslam’a göre yaşamadığını ve devletin de İslami usullere göre yönetilmediğini öğrenmek, uzun vadeli bir insan yetiştirme programına itmiştir onları. Özellikle gençleri hedef alan, tam on üç yıllık bir İslami eğitim planıdır bu. On üç yıl boyunca insanlara unutulan, değiştirilen, ifrat veya tefrite maruz bırakılan din, yeniden anlatılacak, dine eklenen bidatler temizlenip çıkarılan hükümler yeniden olması gerektiği şekilde eklenecek ve Mısır halkının %75’i Asr-ı Saadet seviyesine getirilecektir. Eğer ki on üç yılın sonunda bu seviye %25’de kalırsa, o zaman bir on üç yıl daha eklenecek ve insanlar sil baştan yeniden İslami yapılandırma programına alınacaktır. Üstelik tüm bunlar, ülke Abdunnasır’ın zalimliğiyle yönetilirken olacaktır!

***

“Zindan Hatıraları” kitabında tüm ayrıntısıyla görürüz ki Abdunnasır’ın, “Beni devirip yönetimi ele geçirmeye mi çalışıyorsunuz?” sorusuna, akıl almaz işkencelere uğrayan cemaat önderlerinin verdikleri cevap hep aynıdır. “Bizim yönetimde gözümüz yok. Biz insanları değiştirmeye çalışıyoruz. Çünkü biliyoruz ki ‘Bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez!’ (Ra’d Suresi: 11)” İktidara talip olmadan önce insanların kalbine, iktidarı belirleyecek olan halkın yüreğine dokunmayı hedef almışlardır çünkü.

***

Müslüman kardeşlerin bu mücadelesini okuyup kendimizle kıyasladığımız zaman, “On üç yıl çok değil mi?” diye şaşırabiliriz belki de. Çünkü ülke perişan durumda ve hemen müdahale edilmeli. Fert fert insanları düzeltmeye çalışmaktansa devletin başına geçilerek kanuni yaptırımlarla birtakım düzenlemeler getirilmeli.  Zira insanlara tek tek ulaşmak için vakit yok!

***

Oysa bir şeyi unutuyoruz. Gerçekten insanlar düzelmeden, Allah onlara düzgün yöneticiler verecek değildir. Ve bizim olsa bile, Allah’ın hiçbir şey için acelesi yoktur. Nitekim verdikleri mücadele yıllar sonra meyve vermiş Zeynep Gazali, Hasan el Benna, Seyyid Kutup ve yol arkadaşları göremese de Müslüman Kardeşlerden Muhammed Mursi bir gün ülke yönetiminde görev almıştır...