TÜRK Silahlı Kuvvetleri’nin Suriye’nin kuzeyindeki Minniğ Hava Üssü’nü ele geçiren ve Azez kasabasına doğru ilerleyen PYD/YPG terör örgütü güçlerinin mevzilerini iki gün üst üste vurması, gündemi bir anda alt üst etmiş vaziyette. Topçu atışları sonrası tüm ilgili taraflar buna nasıl bir tepki verecekleri noktasında ciddi bir sıkıntının içine girmiş vaziyetteler. Dolayısıyla ortada gerginliğin tırmanışa geçtiği koskoca bir belirsizlik havası var.
Bunun nedeni de, Türkiye karşıtı koalisyonun bu kararlılık atışları öncesinde üst perdeden yaptıkları ve esası itibarıyla kendilerini seçenekler noktasında bağlayıcı, kısıtlayıcı açıklamaları. Örneğin, Rusya Türkiye’nin Suriye’de savaşa girme olasılığını uzunca bir süredir 3. dünya Savaşı’nın başlaması ile eşdeğer tutuyor. Bölgedeki kadim müttefiki İran’ın da açıklamaları bundan pek farklı sayılmaz.
Bu muhteremler, aradaki yüzyıllara dayanan ilişkilere rağmen halen Türkleri anlayabilmiş değiller. Bunun dışında bölgesel ve küresel bağlamdaki gelişmeleri ve ittifak ilişkilerini de çok doğru okuyabildikleri söylenemez. En azından kendilerine açılan alanı ve manevra kabiliyetini halen bir büyük tuzak olarak okumaktan aciz görünüyorlar. Şu an bu tuzağın içerisine girmiş olan bu ülkeler adım adım büyük bir felaketin içerisine sürükleniyorlar ve mega projeleri onların sonunu hızlandıracak gibi görünüyor.
Test Ettiler, Ama Olmadı!
“Çuval Hadisesi” sonrası düne kadar kırmızıçizgilerinin ardında pek duramayan Türkiye’nin Fırat’ın Batısı noktasında da “bol keseden attığını” ve bu durumu da sineye çekeceklerini öngörmekteydiler. Ayrıca, bu muhteremler açısından ABD’nin PYD noktasındaki duruşu ve Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanan kriz de, onlar açısından kaçırılmaması gereken bir fırsat olarak önlerinde duruyordu.
Bu düşünceyle, ortak tehdit, düşman olarak kabul edilen IŞİD ile mücadele adı altında bölgedeki Esad karşıtı muhalifleri temizlemeye yönelik başlatılan operasyonda PYD/YPG terör güçlerine havadan verdikleri destekle Fırat’ın batısına doğru bir hamlede bulundular. Bu teşebbüs, aynı zamanda Türkiye’nin kırmızıçizgisine karşı, kendi kırmızıçizgilerinin çekilmesi ile de eşdeğerdi. Yani, PYD/YPG güçlerinin Fırat’ın batısına doğru ilerleyişine yönelik karşı bir hamle, kendileri açısından kabul edilemez bir sonuca yol açacaktı.
Dolayısıyla Türkiye’nin kararlılığını PYD/YPG terör örgütü üzerinden test ettiler. Türkiye cevabı verdi. Şimdi sıra onlarda. Önlerinde iki seçenek var: Ya Türkiye’ye cevap verecekler ve böylece uzunca bir süredir bahsettikleri “cehennemin kapıları açılacak” ya da Türkiye ile artık daha usulüne uygun bir tarzla yeni bir ilişki geliştirmeye çalışacaklar.
Üçüncü yol ise, zaten şu an uygulamada olan, zamana yayılmış yıpratma stratejisini ta kendisi. Yani, terör örgütlerinin arkasından atış yapmaya devam edecekler, Türkiye’yi kendi içinden etnik ve mezhepsel bazda bölmeye yönelik faaliyetlerine hız kazandıracaklar.
Ankara, Suriye’deki
Kırmızı Çizgisinde Kararlı
PYD/YPG mevzilerinin vurulması, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Latin Amerika dönüşünde kendisine yöneltilen “Suriye’de bir fiili durum oluşturulur mu Olursa, Türkiye ne yapabilir ” sorusuna verilen somut bir cevap olarak da kabul edilebilir. Bundan dolayı da ortada sürpriz bir durum yok.
Kısaca hatırlatmak gerekirse, Cumhurbaşkanı Erdoğan kendisine yöneltilen bu sual üzerine aynen şu ifadeleri kullanmıştı: “...Irak’ta düşülen hataya Suriye’de düşmek istemiyoruz. 1 Mart tezkeresi ilk anda kabul edilip Türkiye, Irak’ta olsaydı, Irak’ın durum böyle olmazdı. Hassasiyetlerimizi Türkiye olarak korumak zorundayız. Bu hava sahası, sadece Türkiye’nin hava sahası değildir. Aynı zamanda NATO hava sahasıdır. Onlar da gerekli adımları atmak durumundadır. Yaşananlar aynı zamanda herkes için bir test niteliği taşıyor.”
Bu kararlılıkla ilgili müteakip mesajları Başbakan Ahmet Davutoğlu ile Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da vermişti. Bu bağlamda: “Şimdi ya Kut’ül-Amâre kazanacak, ya Sykes-Picot kazanacak” ifadesi ile “Biraz bekleyin göreceksiniz” cevabını alt alta koyup, bu son top atışları ile birlikte değerlendirmekte fayda var.
O zaman Türkiye açısından durumun hiç de şaka götürür bir yanı olmadığı daha net anlaşılacaktır. Türkiye, yeni büyük oyunda kendisini seyirci rolüne sokmaya çalışanlara karşı savaş dahil, her türlü olasılığı göze aldığı mesajını vermektedir.
Türkiye’ye “Seyirci Rolü” Yüklemek İsteyenler Yanılıyorlar!
TÜRKİYE elbette yeniden inşa edilen yeni Ortadoğu ve bunun merkez ülkelerinden biri olan Suriye’deki çıkarlarını ve varlığını korumak zorundadır; aynen Irak’ta olduğu ve olması gereken gibi...
Eğer, Türkiye’nin tüm gelişmeler karşısında seyirci kalması isteniliyorsa, işte bu çok zor. Bu, Türkleri ve Türkiye Cumhuriyeti’ni anlamamak ile eşdeğerdir. Gerek Osmanlı’nın son döneminde gerekse de Cumhuriyet’e giden süreçte ve hemen sonrasında yaşanan tüm gelişmeler, her ne pahasına olursa olsun imparatorluk sınırlarının mümkün mertebe elde tutulması ve kaybedilen alanların tekrar kazanılması üzerinedir.
Hatay’ın ilk fırsatta anavatana katılması bunun en somut kanıtıdır. Bu gerçeği bilenler, farklı gerekçeler üzerinden Türk Misak-ı Millisinin önüne geçmeye çalışırlarken, kendi megali idealarını hayata geçirmek istemektedirler. Bunu yaparlarken de kendilerini birer “kurtarıcı”, Türkiye’yi ise “işgalci” gibi gösterme gayreti içerisinde bulunmaktadırlar. Bunu net bir şekilde görmek ve oyuna gelmemek lazım!