Ramazan-ı Şerif özel, özel olduğu kadar güzel bir aydır. Manevi bir iklime gark olur insan. Uhrevi bir hale bürünür. Dünyadan daha ziyade ahirete yöneliktir işleri. Hem yaz aylarına denk gelen zamanlarda günlük on altı on yedi saat tutulan oruçların, hem de dar zamanda kılınan teravihlerin ayrı bir letafeti vardır. İnsanların zekât, fitre gibi mali ibadetleri bu ayda yapmasından mıdır nedir daha bir yardımsever olunur. Fakir fukara en azından günlük konuşmalarda yer bulur cümlelerin içerisinde. Oruç zaten başlı başına bir nefis terbiyesi ve tezkiyesidir. Sırf Allah rızası için saatlerce sıcaktan bunalmış bir halde yemeden içmeden aynı zamanda nefsani arzulardan arınmadır. Oruçla ilgili pek çok şey yazılabilir elbette. Bana göre oruç direniştir aynı zamanda. Üstelik şanlı bir direniş!

Nefsin telkinlerine, bedenin haz duygusunun envaı çeşit isteğine karşı bir direniştir. Haram olandan kaçınırcasına helal olandan da uzaklaşmanın adıdır oruç. Geçici bir süre helal de olsa yaklaşmamanın adı! Susuzluktan çatlayan dudaklara bir damla su akıtmadan bekleyiştir direniş. Karnı acıkmış, dermanı kalmamış bir bedene bir parça ekmeği vermeden dayanmasını öğretmektir. Varlık içinde yokluğun, yoklukta tasaddukun manasıdır.

Ramazan-ı Şerif hayır, hasenat ayıdır. Üstelik kazanılan ecrin hesabının da Mevla Teâlâ’nın vereceği gibi bir vakıa var ortada. Ülkemin insanı özellikle Ramazan-ı Şerif’te yardım etmeyi çok sever. Koli koli kumanyalar, elbiseler, ayakkabılar dağıtılır ihtiyaç sahiplerine. Sadece ülkemizle de sınırlı değildir bu yardımseverlik dünyanın neresinde yardıma muhtaç bir insan varsa onlara da ulaşır yardım paketleri. Yardımlar muhtaç insanlara geçici de olsa bir rahatlama, nefes alma imkânı sağlamakta. Fakat asıl olması gereken fakirliğin ortadan kaldırılmasına yönelik çalışmaların yapılmasıdır. Yapılan onca yardıma, dağıtılan fitre ve zekâta rağmen ülkemizde fakirlik ortadan kalkmıyorsa bu işte bir tuhaflık yok mu sizce de? Öyle devirler geçmiş ki tarihin sayfalarından İslam beldelerinde zekât verecek fakir bulunamazmış. O zamanlarda yaşayan insanların o güzelliklerini anlatmaya kelimeler kifayetsiz cümleler anlamsız kalır. Fakat günümüzde böyle mi?

Yapılan onca yardım, dağıtılan paralar neden yeterli olmaz dersiniz? Niçin muhtaç insan Ramazan-ı Şerif’ten sonra pek hatırlanmaz? Neden bir ay doyan karınlar geri kalan on bir ay yarı aç yarı tok halde olurlar? Fitre miktarının 16 lira olduğu ülkemizde İstanbul için bir iftar mönüsü 40-50 liradan başlamakta. Bu da ayrı bir garabet değil midir? Elbette fitre asgari miktardır ve genelde insanlarımız bunun kat be kat üzerinde verirler ama yine de manidar değil midir bu durum!

İşin daha da tuhafı, Ramazan-ı Şerif’ten sonra fakir ne yiyeceğim derdine düşerken bazıları ne giyeceğim telaşesindedirler. Hayırsever insanlarımız bayramda tatlı bir tatil sıkıntısına düşerken fakirleri de ekmeğinin endişesi kaplar. Bir ay sohbetlerimize konu olan fakir fukara bir dahaki Ramazan-ı Şerif’e kadar kendi haline terk edilir. “Komşusu açken tok yatmak…” on bir ay pek de hatıra gelmiyor nedense. Sadece açlık mı dikkat edilmesi gereken ve sadece fert olarak mı buna dikkat etmeliyiz? Komşuluk deyince evler mi akla gelmeli? Suriye’de, Irak’ta ve diğer bilâdi İslam’da yaşayanlar bizim komşularımız değil mi? Onlar sıkıntıdayken bizler nasıl rahat olabiliyoruz?

Farkındayım çok soru sordum bu yazımda! Bu soruları sadece kendi nefsime sordum varsayın. Huzurlu bereketli Ramazan-ı Şerifler dilerim…

Selam ve dua ile…

Minik bir nükte

Pilavı da bana buyurunuz

İstanbul mizahının önde gelen isimlerinden Muhsin merhum bir akşam Deli Fuat Paşa’nın konağına iftara gider. Top zamanı yaklaşır, sofraya oturulur. Biraz sonra top atılır, oruç bozulur. Herkes kendine mahsus iki türlü zeytin, iki türlü peynir, dört türlü reçel, kandil çöreği, kazan yağlı simitle girişirler, arkadan çorba gelir. Paşa ev sahibi olmasına rağmen sofraya riyaset eylediği için çorba evvelâ kendisine takdim edilir. Fuat Paşa bir kaşık alır.

- Bu ne? Der. Böyle çorba mı olurmuş? Götürün bu çorbayı, o aşçı olacak kerataya verin de kendi içsin!..

Çorba gider. Onu müteakip hindi ciğeri ile yapılmış Enderun yumurtası gelir. Paşa bundan da tadar tatmaz gürler... Bîçare davetliler yutkunurken gelen börek baklava da aynı akıbete uğrar. Deli Fuat Paşa’nın kötü dediğine iyi demek kimin haddine düşmüş! Herkes açlıktan guruldayan karnını dinleyerek neticeyi bekler. Nihayet sofracılar pilavı getirirler. Paşa kaşığı daldırır.

- Allah kahretsin der. Böyle pilav...

Pilavın başına ne geleceğini anlayan Muhsin, hemen yerinden fırlar.

- Efendimiz der, sofraya oturduk oturalı bütün yemekleri aşçı bendenize ihsan buyurdunuz. Lütfu ihsanınızı bu kulunuza da teşmil buyurarak şu pilavı da bana buyurmaz mısınız?

İlgilisine notlar:

“Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin           için daha hayırlıdır.” Bakara Sûresi ayet; 184

“Aziz ve celîl olan Allah “İnsanın oruç dışında her ameli kendisi içindir. Oruç benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim” buyurmuştur. Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da çatarsa: ‘Ben oruçluyum’ desin. Muhammed’in canı kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir. Oruçlunun rahatlayacağı iki sevinç anı vardır: Birisi, iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevabıyla Rabbine kavuştuğu andır.” Hadisi Şerif (Buhârî, Savm 9; Müslim, Sıyâm 163)