Milli Eğitim Bakanlığı vazife buyurmuş, memleketin 28 vilayetinden 310 edebiyat öğretmeni  (Hadi biz Yüksek Edebiyat Zümresi diyelim.) bu vazifeyi en iyi şekilde yerine getirmiş. Mesele büyük: Edebiyatı nasıl sevdirebiliriz Vazifeli edebiyat zümresinin aldığı kararları magazin âlemi şu cümleyle özetlemiş: "Bu kitaplarla edebiyatı sevdirmek zor!"

Demek ki mesele bir şeyi birilerine sevdirmek meselesi. Bu kolay veya mümkünmüş gibi! Bu bir şey , örneğimizde edebiyat Üstelik ders ortamında

Helâl olsun edebiyatçı arkadaşlara, bu konuda ciddi bir çalışma çıkarmışlar! Nereden anlıyoruz Magazin ortamına sızan yer yer asabî mazeretler inden Neymiş bir bakalım edebiyat öğretmenlerimizin edebiyatı sevdirememe sebepleri

Derste işlenen metinler çok uzunmuş. Bu metinler öğrencilerin ilgisini çekmiyormuş. Ayrıca dilleri de pek ağır ve anlaşılmazmış. Hele ki Divan edebiyatından seçilen metinler Bunlar bırakın öğrencileri, öğretmenleri dahi sıkıyormuş. [Bkz. Aşağıda, Manyuşa nın köpeklerinden nefret.] Kitapların hazırlanışına da dikkat çekmiş Yüksek Edebiyat Zümresi. Hayli akademik bulmuşlar bunu. Ve itirazlarını bildirirlerken nispeten sert ve yüksek bir ses tonu kullanmışlar: "Akademisyenler kendilerinin varlık sebebi olarak gördükleri tezlerini (işgüzarlıklarını) programa ve kitaplara sokuşturmuşlar. Bu programı ve kitapları kendilerinin de anladığını zannetmiyorum. Anlasalar böyle kitaplar ortaya çıkmazdı." Estetikten söz eden arkadaşların şu cümleleri de dikkat çekici: "Lütfen akademisyenler bu işten elini eteğini çeksin. Ömründe öğrenci ve sınıf görmemiş kişilere hazırlatılırsa olacağı budur. İyi niyetten şüphemiz yok; ama akademisyenler yıllardır illallah dediğimiz ve hiçbir şey vermeyen, tersine alıp götüren pedagojik kitaplara benzettiler ders kitaplarını. Bilimsel (filmsel) metinlerle estetik zevk verilemez." Bir de şu cümlelere bakalım: "Edebiyat sanatsa bu işi sanatçılara yaptırın. Romancılarımız, öykücülerimiz, şairlerimiz, tiyatrocularımız ve bir değerleri varsa öğretmenlerimiz neredeler Bu müsveddeleri de sahiplerine verin belki doçent ya da profesör olurlar." (Bu cümleleri kuran edebiyat öğretmenlerinin cesaretleri umarım cehaletten kaynaklanmıyordur. Lâkin, bilmedikleri (cahili oldukları) hususlar da yok değil. Onlardan birisi: Edebiyat müfredatını hazırlayanlar arasında sınıfa girip ders anlatan edebiyat öğretmeni arkadaşların olduğu ve hatta bunların içinde de edebiyatımızın yüz akı olmuş sanatçıların (yazarların) bulunduğudur. İşte değerli hikâyecimiz Kâmil Yeşil. Her iki pratiği de en üst seviyede yerine getiriyor. Şu halde, bu rapor cümlelerine imza atanların yüzü Kâmil Yeşil i bilmemek yüzünden az biraz kızarmalıdır!) [Evet, bkz. Aşağıda, Puşkin psikolog mu Yahut Lessing i okumak.]

Yüksek Edebiyat Zümresi nce hazırlanan raporları okuma fırsatım olsaydı ne yapardım bilmiyorum, fakat şu magazin haberi beni ziyadesiyle tebessüm ettirdi. Ama hayır, marifet tek başına ne haberin ne de bu haberde işlenenlerindir. Beni tebessüm atmosferinde gezdiren Çehov un "Edebiyat Öğretmeni" adlı mühim hikâyesidir. Bilmem Yüksek Edebiyat Zümresi okumuş mudur Bendenizin, edebiyatın sevdirilmesi meselesiyle ilgili haberi okurken aklıma gelen üç metinden birisi bu oldu. Diğer ikisini merak edenleri bekletmeyelim: Ahmet Haşim in "Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar" makalesi (Şair bu metinde edebiyat öğretmenleriyle ilgili şirin cümleler kullanır.)  ve Aziz Nesin in "Yeşil Renkli Namus Gazı" hikâyesi. Bu ikincisiyle ilgili ayrıntıya girmeyelim, zira Çehov un "Edebiyat Öğretmeni" bizi bekliyor:

 Nikitin genç bir edebiyat öğretmenidir. Komşu kızı Manyuşa ya abayı yakar, fakat bir türlü ilan-ı aşk yapamaz. Eline bir çok fırsat geçer, at üstünde kır gezintileri, aile boyu ev oturmaları, vs. ama yok, açılamaz herif. Hatta, küçük bir ayrıntı ama, bir keresinde sadık kalamadığı şu yemini eder: "Namusum üzerine söz veriyorum, yemin ediyorum ki, utanmayacağım. Ona bugün her şeyi söyleyeceğim."

Hikâye bu, üstelik kalem de Çehov da. Çehov, edebiyat öğretmeni Nikitin i karikatür bir kimlik olarak takdim etmeyi seçmiştir. Sadece sevmek bahsinde değil. Korku, nefret, okumak, genel kültürle ilgili olmak, vs Mesela Manyuşa nın tutkunu olan Nikitin, onların ( Şelestov ların) sahibi olduğu köpeklerden ("Avluda o kadar çok köpek vardı ki ") tiksinir.  Öte yandan, Manyuşa nın ablası Varya ile mesleğiyle ilgili tartışmaya girer, bu kız kurusunun edebiyat sınavlarıyla ilgili ithamlarına cevap vermeye çalışır. (Varya soruyor: "Örneğin siz sekizinci sınıf öğrencilerine psikolog Puşkin konulu bir yazı ödevi vermişsiniz. Birincisi böyle güç konulu bir ödev verilmez. İkincisi Puşkin, psikolog mudur ") Bu ithamlar karşısında ter döken Nikitin,  daha zorlu bir soruyu emniyet sandığı müdürü Şebaldin den alır. Edebiyat ve tiyatro merakıyla tanınan bu adam, Nikitin in Puşkin le ilgili görüşlerini desteklediğini belirttikten sonra ona şu soruyu sorar: "Lessing in Hamburg dramaturgie sini okudunuz mu " "Hayır, okumadım." cevabını verecek olan Nikitin, bu sahneyle yaşadığı mahcubiyeti bundan sonra arada bir hatırlayacaktır. ("Gerçekten yazık! Bir edebiyat hocası olayım da hâlâ Lessing i okumayayım!")

Bu ve benzeri karikatür kareleriyle okuyucu zihnine kazınan edebiyat öğretmeni Nikitin ile bizim bahis mevzuu ettiğimiz edebiyat öğretmenlerimiz arasında bir ilgi kurmaya çalışmak zorlama bir çaba mıdır Hayır; ama böyle bir çaba içinde değiliz. Biz, tabii ki bu yazı dahilinde, bir meslekî grubun çeşitli durum, tutum ve davranış benzerliklerinden ziyade, kişilerin (insanların) "sevmek" fiili karşısındaki halleriyle ilgiliyiz ve sözü oraya getirmeye çalışıyoruz.

İşte orası: Çehov, ilân-ı aşk için nice sıkıntı çeken edebiyat öğretmenini son aşamada sevindirir. Gayet sade işlenmiş bir sahne içinde Manyuşa nın bedenini Nikitin in kollarına, dudaklarını da dudaklarına teslim eder. Akabinde Nikitin kızı babasından ister; onlar erer muradına

Ama bu hikâyenin sonu masallara benzemiyor.  Cicim aylarında büyük saadetler yaşayan Nikitin, zaman zaman Lessing i okumamış olmanın yüz kızartıcılığını hissetse de, derslerde öğrencilerine okuttuğu Gogol ya da Puşkin nesirlerinden yüksek hazlar duymaktadır. Tabii bu hazların motoru Manyuşa dır.

Kış geçer, bahar gelir. Hayat değişir, rutinleşir. Nikitin yavaş yavaş yeni cazibe odaklarına yönelir: "Nikitin, mumu söndürüp yattı. Ama, ne yatmak istiyordu, ne de uyumak. Başının bir ambar kadar kocaman, boş olduğunu sanıyordu. İçinde de uzun gölgeler halinde birtakım yeni, özel fikirler dolaşıyordu. Düşünüyordu ki, şu sessiz aile mutluluğuna gülümseyen şu yumuşak lâmba ışığından başka, kendisinin de, şu kedinin de bu kadar rahat, bu kadar tatlı yaşadığı küçük dünyadan başka da bir dünya vardır. Birdenbire bu başka dünyaya  gitmek için müthiş bir istek duydu. Orada bir fabrikada, ya da büyük bir atelyede çalışmak, kürsüden konuşmak, yazı yazmak, kitap bastırmak, gürültü etmek, yorulmak, acı çekmek istiyordu " Nikitin in bu yoğun istekleri hikâyenin sonunda hâtıra defterine de yansır:  İşte Nikitin in son hâli: "Neredeyim Tanrım Beni hep bayağılıklar çevirmiş. Sıkıcı insanlar, değersiz insanlar! Kaymak çömlekleri, süt dolu kaplar! Hamam böcekleri! Budala kadınlar Bayağılıktan daha korkunç, insanı inciten, hüzün veren bir şey yoktur. Kaçmalı buradan, bugünden tezi yok, kaçmalı. Deli olacağım yoksa!"

Sözü toparlayalım: Neymiş, edebiyatı sevdirmekmiş. Liseli gençlere bir de. Ve üstelik edebiyat öğretmeni marifetiyle. Bırakın Allah ı severseniz, bırakın gençleri; sevmenin ( Edebiyat Öğretmeni hikayesine atıf yaparsak, aşk ın) dahi gelgeç bir duygu olduğu bir çağda, neymiş, kimin haddineymiş edebiyatı sevdirmek  

P. K. 205, Ulucami, BURSA   

www.cevatakkanat.blogcu.com