27 Mayıs 1960 darbesi öncesi günleri hatırlıyorum da, o zaman da üniversite hocalarının bir kısmı bugün olduğu gibi öğrencileri sokağa döküyor, sokaklar ısınıyor, adeta darbe sesleri yükseliyordu. İktidarın Anayasayı ihlal ettiği, demokrasiyi rafa kaldırdığı, öyle ise bu iktidarın devrilmesi gerektiği iddia ve yorumları ortalığı kaplamıştı.Kısacası CHP-Üniversite işbirliği ülkeyi her gün biraz geriyordu.

Sonunda darbe geliyorum diye diye geldi. DPnin tüm milletvekilleri ile bazı bürokratlar tutuklandı, yeni bir Anayasa yapıldı. Ancak, ihtilal ve ardından yeni Anayasanın hazırlanmış olması ülkeyi huzura kavuşturmadı. Yaklaşık 10 yıl sonra bu defa fiili darbe olmadı ama postmodern diyebileceğimiz bir müdahale gerçekleşti. Teknokratlardan oluşan bir hükümet kuruldu. Bu da şikayetçilerin şikayetlerini giderici bir sonuç vermedi. Gele gele 12 Eylül 1980 darbesine geldik.     

Darbeciler bir Kurucu Meclis oluşturdular ve yeni bir Anayasa hazırladılar ve pek çok yasaları yeniden çıkardılar. Bu yeni yasal düzenlemelerin akıl hocaları ve hazırlayanları yine üniversite hocalarıydı. Dolayısıyle YÖKRektörler Komitesinin Cumhurbaşkanı seçimini düzenleyen Anayasaya bir itirazı var ise bunda bugünkü siyasi iktidarın hiçbir dahli söz konusu değildir. Siyasi iktidar darbecilerin hazırladığı Anayasa çerçevesinde hareket etmektedirler.

Bu arada seçim sistemindeki yüzde 10 baraj uygulaması elbette temsilde adaleti büyük ölçüde engellemektedir. Seçmenin büyük bir kısmının verdiği oylar adeta çöpe gitmektedir. Bugün Parlamento dışında kalmış olan partilerin aldığı  oy oranı yaklaşık yüzde 45dir. Elbette böyle adalet olmaz. Ama bu seçim sisteminin sorumlusu bugünkü iktidar mıdır Aman istikrar olsun, ülke koalisyonlarla yönetilmesin, iki de bir hükümet krizi ortaya çıkmasın diye hazırlanan seçim mevzuatı bugün yaşanan manzarayı ortaya çıkardı. Koalisyonlardan korkulmasa, toplum olarak kendimizi koalisyonlara hazırlasaydık bugünkü çarpık tablo elbette ortaya çıkmazdı. Biz o günlerde yüzde 10  barajının temsilde adaleti sağlamayacağını, verilen oyların büyük bir bölümünün boşa gideceğini çeşitli kereler yazdık. Ama bugün mevcut seçim sisteminin temsilde adaleti sağlamadığını, bunun sonucu olarak Meclis çoğunluğunun Cumhurbaşkanı seçmesinin yanlış olduğunu ileri süren Rektörler niçin bu yasalar hazırlanırken karşı çıkmadılar. Hatta, aman koalisyon olmasın, istikrar olsun da ne olursa olsun mantığı ile hareket ettiler

Kanaatim o ki, bugün temsilde adalet ve demokrasiden en az söz edecekler üniversite hocaları ile kendilerini aydın ve rejimin bekçisi ilan edenlerdir. Çünkü, bu ülkede darbeler ilk desteğini üniversite hocaları ve aydınlardan buldular. Halkın çoğunluğu hiçbir zaman darbe alkışçılığı yapmadı. Yapılan darbelere de karşı çıkmadı. Kaldı ki, YÖK demokrasi adına Cumhurbaşkanı seçimi konusunda bir takım dayatmalara yöneleceğine önce kendi kurumunun ne kadar demokratik olduğunu sorgulamalıdır. Bu sorgulamayı gerçekleştirebildiği takdirde belki demokrasi adına ahkam kesme hakkı olabilir.

Elbette demokrasiyi içine sindirmiş Hocalarımız da var diyerek, Prof. Dr. Tahir Hatipoğlunun dünkü yazısından bir alıntıyı aktarmak istiyorum.

"Ne yazık ki üniversite, büyük aymazlık içinde, bilimi ve üniversiteyi kurtaracağına, kendisini bu hale getirenlere borcunu ödemek için olsa gerek, devleti kurtarma rolünü üstlenmiştir. YÖK, askeri kurum tavrı sergilemektedir.

3 Kasım seçimlerinin yarattığı temsil zaafiyeti bu seçime yansımamalı deniyor. İnsana sormazlar mı; Ey yüksek kurul sen bugüne kadar neredeydin Hangi gün TBMM seçimleri temsilde adaleti gözeterek yapılsın dedin.

Görünen o ki, rektörlerin maksadı demokrasiye sahip çıkmak ve temsilde adaletin temimine dikkat çekmek değil. Onlar siyaset dışı bir takım güçlere destek vermenin gayreti içindeler.