Masumiyetimizi yitirmeye başladığımızdan beri kazanma hırsı ve heyecanı her şeyin önüne geçti. Hep birlikte kazanma hırsına, onun damarlara işleyen şehvetine tutulduk ki gözümüz hiçbir şeyi görmez oldu; dolar işaretlerinden, etiketlerden, markalardan,  görünme arzusundan, en’lerden başka her şeye karşı kör olduk. Çocuklarımızı, gençlerimizi “yırtık” olmaya teşvik ettik ve onlara bir kuponluk ömürler biçtik. Eğer hâlâ yüzü kızarıyor, kendinin hakkı olmayanı istemiyorsa ya da elindekine kanaat ediyorsa “sünepe”, “işe yaramaz” ilan eder olduk. Lakin toplumun ayıplı “ürün” muamelesi yaptığı ve hızla toplum dışına ittiği, yitiğimiz, kaybımız: “ar perdemiz”,  mahcubiyetimiz! Hızlanmayı, hırslanmayı elde etmeyi, başarılı olmayı kutsayıp aranan özellik haline getirdik. Hatta utanmadığımız için kutsal metinlerle bu durumu teyit edip, savımızı yaşam biçimine dönüştürdük. Hem kişisel hem toplumsal olarak bir bir perdelerimizi yırttık. Ve artık hep beraber “yırtık”ız.

Ahmet Ada şiirinde; “Sokaklar gül yası / çocuklar ağlamaklı / Bir yağmur yağsa / dağılır elbet bu sıkıntı» diyor. Ne sokaklar, ne evler ne de yağmurlar almıyor artık sıkıntıyı. Kayıtsız kaldığımız insanlık her geçen gün dibe doğru pik yaparken; insan, her gün yeni bir acıya alışıyor ve ne acılar, ne gözyaşları ne de yıkımlar bizi sarsmıyor. İnsanı bir projeye dönüştürdüğümüzden beridir, “insan” arıyoruz ve aradığımız insana bir türlü ulaşamıyoruz. Yüzünde mahcup ifade, “Ar perdesi” olan o insanı, nerede kaybettiysek bir türlü bulamıyoruz. Neye itibar ediyorsak, neyi muteber kılıyorsak insan da ona göre şekil alıyor. Herkes hemen kaybettiklerinin çetelesini tutuyor, bu çetele genelde somut elle tutulur madde ile ilgili olanlar; oysa kaybettiğimiz şeyler arasında fıtri olan, en kıymetli değerlerimizi ise sadece nostalji ile biraz da melankoli ile anıyoruz. Bu fantezi de bize yetiyor.

Hem fikir olunan bir kötü hal var, her yerde izlerine rastladığımız ve her sohbetin, muhabbetin bir şekil gelip dayandığı o “ne olacak?” sorusunun türevleri ve her kesin kendince verdiği cevaplar… Ünlü yönetmen Ingmar Bergman’a da sormuşlar. “Gidişat kötü, dünya nasıl kurtulacak?” Bergman “ Utanç” diye yanıtlamış, “Dünyayı bir tek utanç kurtarabilir.” Yaşanan her türlü olumsuzluktan bir miktar kendine pay çıkarmak, hangi davranışım, hangi ihmalim diye düşünmek, uykuları bölmek belki de başlamak için bir referans noktası olabilir. Öyle olduğunda sistemin arzuladığı; talepkârlık, cüretkârlık, aç gözlülük ve elde etme şehvetine dur diyerek kim bilir bir miktar insanı görünür kılabilir ve bir zamanlar fakir ama gururlu, buğday tenli o mahcup delikanlıları ve kızları, hatırı sayılır uluları yeniden bulabiliriz, görebiliriz.

İsfehani hayâyı şöyle tarif eder: “Haya, fenalıklar karşısında nefsi tutmak ve kötülüğü terk etmektir.” Bu tarifi sadece cinsi olarak almak bizi köreltir. Fenalık dediğimiz kötülük dediğimiz şeyler; ekonomik, sosyal, kültürel birçok şeyi içerir. Hakkın olmayan, emeğin-alın terin olmayan şeyi istemek, almak, gasp etmek, haksızlıklara, sömürüye, tahakküme sessiz kalmak da bunu içerir. Ondan dolayıdır ki, bizleri kıstırdıkları köşeden çıkmak için torağa daha yakın, toprak gibi olmak durumundayız.  Ki güneş kavruğu yüzümüz kızardığında bir “bir Yusuf, hicabı” rahmeti gelsin de bizi bulsun. Aynı yanlışı sürekli yinelemek göğsümüzün üzerine bir yük gibi oturup hüzünlendirmiyorsa, bizi, hız sürekli unutturup, atalet aldatıyorsa; korkarım şu dünya gösterisinde kendini göremeyen insanlar olarak geçip gideceğiz. Ve sıramız geçtiğinde, elimizden “yaşama nimeti” alındığında pişman olmak bir işe yaramayacak. Utanabilen, mahcubiyet duyabilen, yüzü al al olabilenlere imrenmemek elde değil. Tebrizi’nin ifadesiyle; “her şey çok olunca ucuzlar; edep bunun aksinedir, o çoğaldıkça değeri artar.” Hoşça bakın zatınıza…

Not: Filipin hükümeti, Mayıs ayından bu yana uyuşturucu kaçakçılığı yapan 900 kişiyi idam edince BM itiraz etti. Filipinler Cumhurbaşkanı Rodrio Duterte: “BM, sen hiçbir işe yaramazsın. Çünkü bir işe yarasaydın; terör, açlık ve savaşları sona erdirebilirdin. Yetersizliğinizi örtmek için, beni Diktatör olarak gösteriyorsunuz. Uyuşturucudan ölen milyonları görmüyorsunuz bile. Anlaşılan BM’den ayrılıp Çin ve Afrika ile başka bir BM kuracağız.” Aklın yolu bir, küresel işgalin kolluk kuvveti, BM, Acı ve kederden başka neye yarar ki?

TAŞ GEMİ

Ey yağmur sonraları

loş bahçeler akşam sefaları

söyleşin benimle biraz,

bir kere gelmiş bulundum

Edip Cansever

Not: Konfüçyus, “Aşk, dörtnala giden at gibidir, ne dizginden anlar, ne söz dinler…” diyor. Bazen notalar buna eşlik eder, o hızda atan kalp ritmi gibidir. Bazen şarkılar da kendi dinginliğinde bir çağıltı hissi verir. Bu hafta, Kitaro’dan, “ Koi”yi dinliyoruz. Sessiz ve dingin bir an bulur belki bizi…

Bize Kadar

1- José Marti, “Yapmak, söylemenin en güzel yoludur” der.

2- Rilke, “İnsan, içinden bir şey verirse, o ufak ya da büyük olmaz, gerçek olur” der.

3- Yasin Kara, yaralara sahip çıkıyor; “Yaran, yaramdır. Yaralandım… Yaşadığımız güneşli günler hatırına beni habersiz, yağmursuz ve yarasız bırakma olur mu?” Yağmurlar burada, haberler ajanslarda arada yaralarından gönder sen!

4- F. Pessoa, “Hüzün, hisleri olanların harcıdır…”

5- Tezer Özlü, “Yaşamın Ucuna Yolculuk” adlı kitabında; “İşte bağırıyorum. Ve beni duyan gene benim” diyor.

6- “Kelebeklerin bile çocuklardan daha uzun yaşadığı bir coğrafyada size hangi şiiri yazayım” diyen Ahmed Arif’e, halimizi özet geçersek; Ölüm kusuyor gökler, yer insan yutuyor haliyle, delirmiyorsa insan, sadece yükselen “sessiz bir çığlık” tır.

7- Bu hafta kitabımızı Emrullah Öztürk öneriyor. Tarihçilerin kutbu Halil İnalcık’ın “Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet” kitabını okuyalım. Tarih tazeler…

Dağarcık

Kant’ın yanılgıya düşmeme kuralları;

1-Kendin düşün,

2-Kendini başkasının yerine koyarak düşün,

3-Daima kendinle tutarlı düşün.

TEKKE

Bir konu hakkında fikir beyan ederken üç şey yapıyor olmamız lazım.  1-Tahlil, 2-Tenkit ve 3-Teklif.

Tahlil geçmişe ait, tenkit şimdiye ait, teklif ise geleceğe aittir. Hidayetimiz olursa doğru tahlil ederiz. Doğru tahlil edersek feraset sahibi oluruz ve tenkitlerimiz yerinde olur. Yerinde tenkit edersek dirayet sahibi olur geleceğe ait sağlam tekliflerde bulunuruz. (Remzi Çetinkaya’ dan tadımlık)