Son 15-20 yıldır ülkemizde ağır sanayie yönelik bir fabrika yapımı ve bu fabrikayı yapmaya yönelik bir gayret göremedik ülkemizde ne yazık ki! Oysa bir ülkenin gelişmişlik göstergelerinden birisi de sanayie verdiği önem ve milli üretimidir.
Bizler yıllardır “cambaza bak!” ile avutulurken gündelik yaşantımızda hep konuşmamız gerekenleri değil de konuşmamızı istedikleri şeyleri konuşur olduk. Yerli otomobilimizi yapamamışken yollarımızın duble olmasıyla, şehirciliği öğrenmeden metrobüsle, yurdumuzun pek çok yerine daha tren rayı döşememişken tüp geçidimizle övünmeye başladık. Elbette bunlar azımsanacak hizmetler değildir. Geçmişte yapılması gerekirken yapılmayan hizmetlerin günümüzde yapılması bile mutlu etmeye yetiyor insanımızı. Ama yine de yükselen fabrika bacalarının, üretimi hızla artan ürünlerin ve kalkınmış bir ülke olmanın yerini tutmuyor yapılan bunca hizmet elbette. Bir müddet önce yerli otomobil üretimi gündeme geldi ama daha sonra birkaç milyar dolar gerekiyor denilerek vazgeçildi bu işten. Oysa bu ülke bunu ve bunun gibi pek çok şeyi başaracak güçte bir ülkedir. Güçlüyüz güçlü olmasına da bizler bu güçle (!) neler yaptık bir hatırlayalım:
Tarımda kendi kendine yeten 7 ülkeden biriyken şimdi saman bile ithal eder olduk.
Hayvancılıkta dünyanın sayılı ülkelerinden biriyken angusları, montofonları, holştaynları öğrendik.
Sanayide tüm gelişmiş ülkeler tesislerine gözü gibi bakarken biz pek çoğunu ya sattık ya da belli bir süreliğine devrettik.
Gelişmiş ülkeler üretim yaparken biz hizmet sektörünü tercih ettik ve sıcak para ekonomisi ile gelişeceğimizi sandık.
Serbest piyasa ekonomisi diyerek bankaları yabancı şirketlere sattık. Yetmedi faizi kılcal damarlarımıza kadar yayarak 75 milyonun bankalara borçlanmasının önünü açtık.
Sorarım bütün bunları niçin yaptık Bileniniz var mı
Sizi bilmem ama John Perkins diye bilen bir adam var. “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” adlı kitabında ve YouTube’de bulunan videolarında bakın neler anlatıyor:
“Kendi otomobilini üretemeyen ülkeye borç para verip otobanlar, yollar yaptırırız.
Sonra onlara arabalarımızı satarız.
Sonra bankalarını satın alırız.
O bankalardan halka ucuz krediler verip daha çok araba almalarını sağlarız.
Böylece verdiğimiz o krediyi arabamızı satarak geri alırız, hem de faiziyle.
O ülkeye Dünya Bankası ya da kardeş kurumlardan bir kredi ayarlarız. Ayarlanan kredi asla o ülkenin hazinesine gitmez. O ülkede ‘proje’ yapan bizim şirketlerimizin kasasına girer.
Enerji santralleri, sanayi alanları, limanlar, dev havayolları yapılır… Aslında insanların işine yaramayan bir yığın beton. Bizim şirketlerimiz kazanır... O ülkedeki birileri de nemalandırılır. Toplum bu düzenekten hiçbir şey kazanmaz. Ama ülke büyük bir borcun altına sokulmuş olur. Bu o kadar büyük bir borçtur ki ödenmesi imkânsızdır. Plan böyle işler…
Sonunda ekonomik danışmanlar/tetikçiler olarak gider onlara deriz ki: ‘Bize büyük borcunuz var. Ödeyemiyorsunuz. O zaman petrolünüzü satın, doğal gazı bize verin, askeri üslerimize yer gösterin! Askerlerinizi birliklerimize destek olmaları için savaştığımız bölgelere gönderin, Birleşmiş Milletlerde bizim için oy verin!.. Elektrik, su, kanalizasyon sistemlerinizi özelleştirin! Onları Amerikan şirketlerine ya da diğer çok uluslu şirketlere satın!
Sosyal hizmetleri, teknik sistemleri, eğitim kurumlarını, sağlık kurumlarını hatta adli sistemleri ele geçiririz. Bu, ikili, üçlü, dörtlü bir darbeler serisidir...”
Daha pek çok şey söylüyor Perkins kitabında ve video konuşmalarında ama özetle anlatmak istedikleri bunlar. Ben bu satırları okurken aklıma bunlara tıpatıp uyan bir ülke geldi, adı da dilimin ucunda ama bir türlü çıkaramadım bakalım siz bulabilecek misiniz !.
Minik bir tebessüm
Ekonomik kriz ve Temel
Ekonomik kriz yüzünden büyük para problemi olan Temel, çocuk kaçırıp fidye istemeye karar vermiş.
Şehrin büyük bir parkında çocuğun birini gözüne kestirmiş.
Önce bir not yazmış: “Çocuğinu kaçurdum. Bunu yaptuğum içun üzgünüm ama kusura bakma çünki gerçekten paraya ihtiyacum var. Yarin sabah saat 7’de falanca parktaki filanca agacin altina bir siyah çantada 50 bin lira getur.
İmza: Laz”
Çocuğun yanına gitmiş, notu çocuğun ceketinin iç cebine koyup, doğruca evine gitmesini ve notu babasına göstermesini söylemiş…
Ertesi sabah parka geldiğinde söylediği ağacın altında, söylediği renkteki çanta içinde 50 bin olan emaneti bulmuş.
Paraların yanında bir de not varmış:
“Paran purada ama bir Laz hemşerisine nasil peyle bir şey yapar inanamayrum, inanamayrum.”
İlgilisine Notlar:
* Vakıf ve derneklerimiz Müslüman gençleri rahata o kadar alıştırdı ki yarın mihnet zamanlarında en çok sızlanacak olanlar ümidimiz olan gençler olursa şaşırmayacağım.
* İstanbul’un trafik sorunu değil aşırı kalabalık olması nedeniyle insan sorunu varmış aslında. Bayramda şehir boşalınca bu daha güzel anlaşıldı.
* Çay deyip de geçmemeli insan. Çay insana bekleyen her şeyin soğuyup acılaşarak bayatladığını da öğretir aynı zamanda.