İç siyasette yaşanan tıkanma, etkisini terör bağlamında da güçlü bir şekilde hissettirmeye başlamış durumda. Yaşananlar ve meseleye yaklaşımlar adeta “kabak tadı” veriyor. Hatta daha da ötesi...
Sorunların “devlet” ile özdeşleştirilmeye başlanmış olması, bunlar içerisinde en tehlikelisi. Bu bağlamda, “Eski” ve “Yeni” merkezli yaşanan gereksiz tartışmalar, devlete olan güveni ve saygınlığı ciddi anlamda etkiliyor. Devlet ile millet arasındaki kopukluğu gidermeye çalıştığını iddia eden bu tartışmalar, ne yazık ki çok farklı sonuçlar vermeye başlamış bulunuyor. Devleti hedef alan bu tartışmalarda onun yerinin doldurulmayışı, beraberinde ciddi bir alan zafiyeti ve güvenlik sorununa yol açmış durumda.
***
Daha önceki yazılarımızda da altını ısrarla çizdiğimiz üzere, “tutarlılık-süreklilik-kararlılık” ve “siyaset-strateji-araçlar ”bağlamında yaşanan sorunlar ve ahenksizlik, beraberinde “caydırıcılık-saygınlık-güven” meselesini getirmiş bulunuyor. Amiyane tabirle, elma ile armut birbirine karıştırılmış durumda. Bu da bizi kaçınılmaz olarak ciddi bir “güvenlik” girdabına itiyor.
Dolayısıyla, burada öncelikle “devlet”i bir tartışma öznesi olmaktan çıkarmak gerekiyor. Aksi takdirde üst “çatı”nın kaybı söz konusu olacaktır. “Çatı” kaybedildiğinde ise, “zemin” kaybı kaçınılmaz bir hal alacaktır.
***
Evet, ülke göz göre göre derin bir bunalıma itiliyor ve ne yazık ki birçok çevre, bu bunalımdan kendisine göre bir kazanım peşinde. Küçük çıkarlar-hesaplar, telafisi mümkün olmayan çok büyük maliyetlere yol açacak gibi.
Bu krizi fırsata çevirmeye çalışan çevrelerin başında da PKK/KCK terör yapılanması ve onun uzantıları geliyor. Yakılan tırlar, asker ve sivillere yönelik saldırılar, devlete meydan okuyan bir takım provokatif açıklamalar, önü alınamadığı takdirde sadece “Şeytan Üçgeni” olarak adlandırılan bölge ile sınırlı kalmayacak çok daha büyük boyutlu çatışmaların yaşanabileceğiyle ilgili güçlü sinyaller veriyor.
***
Sorunun bölgeselleştirilmesi ve kazandığı ulusal-uluslararası destek boyutu, Türkiye açısından daha zor bir mücadele sürecine işaret ediyor. Suriye krizinin ve IŞİD’in bu bağlamda oynadığı “kolaylaştırıcı-meşrulaştırıcı” rol daha bir netlik kazanmış bulunuyor.
Gelinen aşamada “at izi iti izine” karışmış durumda ve açıkçası hiç de Türkiye’nin lehine görünmüyor. Özellikle de bölge ve Türkiye arasındaki kopukluk, sorunu Türkiye açısından daha tehlikeli bir hale sokuyor. Dolayısıyla süreç, “açılım” politikalarında da çok farklı gelişmelere gebe. Türkiye, terörle mücadelede PKK/KCK’nın açıklamaları, caydırıcılığı esas alan yeni bir iç-dış politika anlayışını ve uygulamasını “acil kodlu” uyarı olarak gündeme getirmiş bulunmakta.
***
Türkiye, terör üzerinden belli bir çizgiye getirilmek isteniliyor. Özellikle de “İki Kuzey” (Kuzey Irak ve Kuzey Suriye) sorununda sahip olduğu “kilit” ve “anahtar” pozisyonlar burada oldukça önemli bir yere sahipler.
Türkiye’nin bunu görmezden gelmesi, gelinen aşama itibarıyla artık mümkün değil. Türkiye’nin bir deve kuşu olma lüksü yok! Dolayısıyla Türkiye açısından iç ve dış politikada yeni bir açılıma-revizyona ihtiyaç var.
***
Bu bağlamda öncelikle içerideki hükümet krizine son verilmesi ve “değerli yalnızlık” anlayışının bir an önce terk edilerek bunun yeni hükümet tarafından deklare edilmesi gerekiyor.
Türkiye, 2007’de ilan edilen güvenlik anlayışını alanda uygulamaya sokmak durumunda. Bunu yaparken de, 2006’ya kadar başarıyla uyguladığı bölge ruhunu bir kez daha hatırlaması gerekiyor.
***
Türkiye kendi yakın çevre politikasını ilan etmediği ve bu konuda kararlılığını ortaya koymadığı sürece hedef olmaktan kurtulamayacaktır. Bunu yaparken de “Don Kişot” olmaya gerek yok elbette...
Bunun için de bir kez daha tarihe başvurması gerekiyor. Sorunun cevabı çok net bir şekilde orada. Bazıları bunu yanlış anlasa ve bundan dolayı rahatsız olsa da, Türkiye’nin ve bölgenin inkar edilemeyecek bir tarihsel hafızası var; örneğin, Hamidiye Alayları, Derbent ve Sadâbâd Paktı gibi...