Gündem çok hızlı değişiyor. Hızına yetişebilmek mümkün değil. Hele hele siz bu gündemin merkez ülkelerinden birinde buna yetişmeye çalışan uzman-yazarlardan biri iseniz, Allah yardımcınız olsun.

Nitekim ben de bir kaç gündür Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 4. Üst Düzey İşbirliği Konseyi (ÜDİK) Zirvesi çerçevesinde 21-22 Kasım tarihlerinde gerçekleştirdiği Rusya ziyaretini ele alan ve bu kapsamda “Yeni Büyük Oyun”da Türk-Rus ilişkilerinin geleceğini “olası riskler-tehditler ve fırsatlar” bağlamında değerlendiren bir yazıyı kaleme almayı hedefliyordum. Mevzu bu kapsamda zihin dünyamda yazılıp duruyordu.

Öyle ki, bu yazıda aradaki tüm krizlere rağmen nasıl oluyor da Türkiye ve Rusya’nın 16 Kasım 2001’de başlattıkları Avrasya İşbirliği Eylem Planı’nı ısrarla devam ettirebildiklerini ve her krizde (örneğin, Renkli Devrimler süreci, 2008 Rusya-Gürcistan ve 2011 Suriye krizleri gibi) bir üst aşamaya geçebildiklerini ve 2010 itibarıyla da ÜDİK sürecini başlatabildiklerini ele almayı planlıyordum.

Yine, bu sürecin Brzezinski’nin meşhur “Büyük Satranç Tahtası: Amerika’nın Küresel Üstünlüğü ve Bunun Jeostratejik Gereklilikleri” başlıklı çalışması ile olan bağlantısına da temas ederek, son gelişmelerin burada ortaya konulan tezle ne kadar bağlantılı olduğunu “Birinci Büyük Oyun” kapsamındaki Türkiye-İran örneğinden hareketle karşılaştırmalı bir şekilde analiz etmeyi düşünüyordum.

Bu kapsamda, Türk-Rus ilişkilerinde güçlü-istikrarlı bir işbirliği için ortak bir ideolojiye, hatta dış politika bağlamında bir üst kimliğe ihtiyaç olup olmadığını da ele almaya çalışacaktım.

Ve pek tabi ki, Başbakan Erdoğan’ın bir kez daha Şanghay İşbirliği Örgütü’ne yönelik şaka yollu üyelik talebini de değinerek, Türkiye’nin bunun dışında Gümrük Birliği ve Türkiye-Çin özelinde devam eden süreçlerin dengeye dayalı çok yönlü dış politikada nasıl bir yer edindiğini de irdeleyecektim.

Bu arada, sizlerin de dikkatinden kaçmayan Rus tarafının, özellikle de Devlet Başkanı Putin’in Türkiye’ye yaklaşımındaki farklılığı ve bunun ne anlama geldiğini de ortaya koymaya çalışacak ve Ankara-Moskova hattında “inisiyatif kaybı” mı sorusunu gündeme getirecektim.

Ama bunların hiç biri mümkün olmadı... Önce Mısır, ardından İran gelişmeleri bir anda gündemi alt üst etti.

Mısır, Ankara’nın ülkesinin içişlerine karıştığını gerekçe göstererek, Türkiye’nin Kahire Büyükelçisi Hüseyin Avni Botsalı’yı “istenmeyen adam” ilan etti. Ardından da Türkiye. Ve ilişkilerdeki diplomatik seviye bir anda düşürüldü, Türkiye-Mısır ilişkilerinde son 180 yıllık tarih bir kez daha tekerrür etmeye başladı...

Oysa Türkiye net bir şekilde ifade edilmese de aşamalı bir şekilde Mısır ile yeni bir başlangıç arayışında idi. Büyükelçi Hüseyin Avni Botsalı bundan dolayı Kahire’deki görevinin başına dönmüştü. Mısır’daki olaylara basındaki “düşük profilli ilgi düzeyi” de, açıkçası bu hususu teyit eden bir başka gösterge olarak kabul edilmekteydi.

Fakat öyle görülüyor ki Mısır’da darbeyi gerçekleştiren arka plan irade, darbenin dış politika boyutundaki hedefini gerçekleştirme noktasında Türkiye’nin bu yeni stratejisini gördü ve ön alıcı bir adım atma gereği duydu. Nitekim Türkiye’nin Mısır eksenli Yeni Ortadoğu politikası dip yaptırılırken, şu an Kahire çok farklı eksenlerde. Ama kesinlikle daha önceki gibi Türkiye ile paralel değil!

Adımın attırıldığı süreç, aynı zamanda Türk dış politikasında yeni bir yapılanmaya-revizyona gidildiği ve komşularla yeni bir başlangıcın hedeflendiği dönem olması itibarıyla da oldukça önemli. Dikkat çekici bir diğer husus ise, bu adımın Başbakan Erdoğan’ın Rusya’da bir kez daha “Şanghay” demesinin ardından gelmesi...

Cenevre’de 5 gündür devam eden “İran nükleer sorunu” görüşmeleri sonunda kat edilen mesafe de, açıkçası Ortadoğu’da yeni denge oluşumunda Türkiye ve İran’ın pozisyonlarını etkileyebilecek bir geleceğe işaret etmesi itibarıyla dikkat çekici.

Düne kadar yoğun bir rekabet-mücadele içerisinde olan tarafların, bugün ortak bir geleceğe doğru el sıkışmaları, Türkiye’nin bölgedeki manevra kabiliyetini ne kadar etkiler, bunu zaman gösterecek. Fakat 1979 süreci ile karşılaştırdığımızda ortaya çıkacak olan tablo üç aşağı beş yukarı belli.

Önce Mısır, ardından İran gelişmeleri ve Rusya’nın soğuk tavrı, açıkçası Türkiye’yi daha da yalnızlaştırmaya yönelik girişimin birer gündem maddesi olarak karşımıza çıkıyorlar. Dolayısıyla Türkiye’nin içte ve dışta yaşamaya başladığı bu gündem erozyonundan, oyunundan bir an önce kurtulması ve asıl gündeme odaklanması gerekiyor. Aksi takdirde, hep birlikte oyun dışı kalacağız!