Küçücük, savunmasız bir bebektik dünyaya gözlerimizi
açtığımızda. Bir damla sudan oluştuğumuzun, çok meşakkatli evrelerden geçerek büyüdüğümüzün
ve küçük bir et parçasıyken nasıl bu şekle büründüğümüzün farkında bile
değildik ve belki de bu mucizeyi ömrümüz boyunca hiç düşünmeyecektik. Evet,
dünyanın gözleri önüne serilen bir mucizeydik biz. Henüz konuşamıyor,
yutkunamıyor, bakamıyor, duyamıyorduk ama yaşamaya başlamıştık...
Zaman geçtikçe büyüdük, etrafımızı tanımaya başladık.
Adına anne dediğimiz, bizi şefkatiyle saran bir varlığı ve adına baba
dediğimiz, bizi koruması altına alan bir varlığı gördü ilk önce gözlerimiz.
Sevgiyi, şefkati, merhameti öğrendik onlardan. Nasıl böylesine üzerimize
titriyorlardı, anlayamadık.
Kendi başımıza bir birey olduk sonra. Elimizi, ayağımızı
dilediğimiz gibi hareket ettirebiliyor, üç beş kelime konuşabiliyor ve hatta
yürüme provaları bile yapıyorduk. Bu esnada çok defa düşüyor ama hiç yara
almadan kaldığımız yerden devam ediyorduk. Bunu o an akledemesek de, anne
babamızın da ötesinde bir koruyanımız vardı belli ki...
Büyüdükçe evimizin dışını da görmeye başladık. Yemyeşil
ağaçları, rengârenk çiçekleri, denizin mavisini, gökyüzünün berraklığını,
dağların azametini, yüzümüze tatlı tatlı esen rüzgârları, güneşi, ayı ve
yıldızları tanıdık. Yağmur ve karla ilk tanışmamız ise bambaşkaydı; biraz
korku, biraz hayret, fazlaca mutluluk. Her şey ne kadar da muhteşemdi! Evren ne
kadar da muazzamdı! Kendi kendine oluşuyor sandık bunların hepsini. Çünkü
gözümüzü açtığımızda bütün bu nimetlerin içindeydik zaten ve doğrusu çok fazla
düşünme gereksinimi duymadık üzerlerinde.
Sonra büyüdük, çok büyüdük. Bebekliğimiz de geçti,
çocukluğumuz da. Ve biz, bir şeyleri düşünüp, akledebilecek yaşlara geldik.
Artık biliyorduk ki dünya çok hassas dengeler üzerine kurulmuştu. Biraz
araştırdığımız zaman bile aklımız durma derecesine geliyordu. Bilinen yaklaşık
300 milyar galaksi, içlerinde bulunan yaklaşık 300 er milyar yıldızla son
derece düzenli şekilde varlıklarını sürdürüyordu. Ve bizim üzerinde yaşadığımız
dünya, saatte 1.670 km hızla kendi ekseni etrafında, 108.000 km hızla güneşin
etrafında dönüyor ama biz bunu hissetmiyorduk bile. Çünkü tüm evren, bizim
yaşamımızı sürdürmemize elverişli yaratılmıştı. Gök cisimlerinin milimetrik bir
sapması sonucu bile olağanüstü kazaların yaşanacağını ama bunu engelleyen üstün
bir kudret olduğunu zaman zaman iliklerimize kadar hissediyorduk.
Gözümüzü ne tarafa çevirsek bir diğerinden daha üstün ve
daha güzel yeni mucizeler karşılıyordu bizi. En başa, bebekliğimize dönüp
bakıyorduk yeniden. Müslüman bir babanın, müslüman bir anneyle nikâhı sonucu
dünyaya gelmiştik. Doğar doğmaz ilk duyduğumuz ses, ezan sesiydi. Ve büyüyene
kadar da hep ilahiler, Kur anlar doldu kulaklarımıza. Sonra büyüdükçe gördük
ki, çevremizdeki herkes müslümandı ve büyük ölçüde herkes namaz kılıyor, oruç
tutuyor, dini ibadetlerini yerine getiriyordu. Doğal olarak biz de inanan bir
insan olduk. Kâfir olmak ne demektir, yaratıcıyı tanımamak ne demektir, hiç
bilmedik. Çünkü %90 ı müslüman olan bir ülkede yaşıyorduk, birçoğu sadece
kimliğinde müslüman olsa da!
Başımızı sokacağımız sımsıcak yuvalarımız, karnımızı
doyuracağımız leziz yiyeceklerimiz vardı. Bizi seven insanlar ve bizim de içine
sevgiyi sığdırabileceğimiz bir kalbimiz vardı. Bedenimiz ise biz hiç bir
zahmete girmeden olanca gücüyle bizim için çalışıyordu. Gören gözlerimiz, duyan
kulaklarımız, düşünen beynimiz... Sorunsuz bir şekilde nefes alıp
verebiliyorduk. Öylesine kompleks bir yapı vardı ki, muazzam bir çalışma
sistemiyle, atacağımız tek bir adımda bile, kaç tane organ harekete geçiyordu.
Ama biz bunun farkında bile değildik. Biraz olsun hastalığa yakalanınca ancak anlıyorduk
sağlığımızın kıymetini. Her şey ama her şey bizim hizmetimizdeydi. Gündüz
çalışıp kazanma, gece dinlenme olarak verilmişti bize. Bitkiler, hayvanlar,
eşyalar, tabiat...
Peki neden Neden bunca nimet verilmişti bize Neden
bütün kâinat içindekilerle beraber sunulmuştu hizmetimize Bizi ve her şeyi
yaratan Rabbimiz, bütün bunların karşılığında ne istiyordu bizden
Ben, insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler
diye yarattım (51/56) Amaç gayet netti. Rabbimiz bizden kulluk bekliyordu.
Bütün evreni; yerin altındakileri ve üstündekileri, denizleri ve içindekileri,
bedenimizi ve ruhumuzu, hatta meleklerini bile, bizim hizmetimize sunmuştu. Ve
bizden ibadet bekliyordu.
O halde yapacağımız şey belli, ilk önce Rabbim Allahtır
deyip, ilah olarak yalnızca O nu bileceğiz. Ve daha sonra, hiçbir şeyi O na
ortak koşmayacağız. Kulağımıza okunan ezanla başlayan tanışıklığımızı ve sonsuz
itaatimizi, son nefesimize kadar devam
ettireceğiz. Dağlar, taşlar zaten Allahü ekber diyor ama O nun Kebir olduğunu
yeryüzünde biz ilan edeceğiz. Her şeyimiz O olacak. Duruşumuz, bakışımız, hayat
tarzımız... Öfkemiz O nun öfkesi, merhametimiz O nun merhameti, sevgimiz O nun
sevgisi olacak. Hoşnutluğunu aradığımız, rızasını güttüğümüz tek varlık O
olacak. Yetki mercii O nun makamı olacak ve ilk söz de, son söz de O nun
ağzından çıkacak. Yargımız, yasamamız, yaşamımız O, kanunlarımız O olacak.
Bize öylesine değer veren bir Rabbimiz var ki, Esma sının
içinde Kahhar gibi Müntakim gibi intikam alıcı isimleri olduğu halde, O her
şeyin en başında sözüne Bismillahirrahmanirrahim ile başlamıştır. Çünkü O,
Rahman ve Rahim dir; şefkat ve merhameti bütün yarattıklarını kaplamıştır ve
ilk önce rahmet nazarıyla yaklaşır kullarına. Biz de, ruhumuzu bürüyen bu
rahmetin karşılığını vermeye çalışarak yaşamalı ve müjdelerin muhatabı
olmalıyız.
Muhakkak ki: Rabbimiz Allah tır deyip, sonra(da)
istikamet üzere olanlara (Allah a yönelip dîni ikame edenlere) melekler
inerler: Korkmayın ve mahzun olmayın. Ve vaad olunduğunuz cennetle sevinin!
(derler) (41/30)