Bu ev, sevdiklerini nasıl da öğütmüştü böyle. Yeni sahipleri ile sanki sokağa hayat taşıyor, kaldırımlara insan rengi karışıyor. Bu yalnız ve karamsar eve yaşam bahşeden iki yaşlı kadına bakıyorum da. Yıllardır sessiz, kimsesiz duran eve, bu iki kardeş; güler yüzlü pırıl pırıl bir yaşamı da peşleri sıra sürükleyip getirmişlerdi.

Yaşlı da olsalar, sokak ve komşuları için, bu iki insan asla ölümle yan yana algılanmıyorlardı. Her sabah hayata merhaba derken, adeta; sokağa da taşıyordu gülen yüzlerinin ışığı. Yıllardır kapalı duran evin kapıları artık açık. Bahçedeki güllere bakım ve su perisi olmuş bu iki kardeş. Çiçekler düzenli, temiz, toprak pırıl pırıl. Çöp adına bir şeker kağıdı yok ortalarda. Mahalleye hayat dersi zillerini sık sık çalmakta iki yaşlı insan. Ya misafir ağırlamaktalar, ya akraba ziyaretinden dönmekteler. Kapalı kalmayan kapıları ardından yayılan neşeli sesler, mahalleliye bir huzur senfonisi sunmakta.

İnsanların bakışları bu güzel bahçeye değdiğinde, evin gövdesindeki yarasanın öfkeli yüzünün etrafa yaydığı karamsarlık da dağılmakta. Delikanlılar, bu kırışmış simaların güzel yüzlerine kayıtsız kalamayarak onları selamlamakta. Genç kızlar, hatırlarını soran iki yalnızın yanına uğrayıp, hayata dair renkler devşirmekte. Bu evlenmemiş iki ihtiyarın; "elinizi çabuk tutun, bizim gibi treni kaçırmayın" sözlerini kulaklarına küpe etmekteler.

Ben de zillerini çalıp, bu sessiz evin boşluğunu doldurdukları için teşekkür ediyorum. Eski kuşak konuşmaya ne kadar da istekli. Yeni neslin fazla da itibar etmediği sohbete onlar; bir ırmak suyu gibi bollaşan kelimelerle katılmaktalar. Gümüş dişleri parıldamakta. Birinin ayakları hasta. Dizleri ve bilekleri şiş, kırmızı ve yaralı. Yaşları çok ileri, sormaya çekiniyorum. Buna rağmen hasta ayakları üzerinde şıpıdık terlikleri ile sağa sola ne kadar da sportmence koşuyorlardı. Şoset çoraplarını katladıkları ayakları ne kadar uzun yıllar taşımıştı bu yaşlı gövdeleri kim bilir.

En çok evin gövdesine yapılmış iri yarasa heykelini merak ediyorum. Biliyorum ki Müslüman gelenek asla evine yarasa heykeli dikmez. Ne ki hıristiyan kültürde de rastlanılır şey değil yarasa. Kapı yanlarında aslan, kaplan hatta bizim Selçuklular gibi kartal figürüne de meraklıdır batılılar ama. Yarasa

Hadi yeni kuşak için; kuru kafalar, kemikler, satân semboller moda olsa da, evin yaşı hayli eski. Yaşlı kadınlar da açıklıyor; "bizim çocukluğumuzda da, bu ev ve yarasa heykeli vardı. Önünden geçerken hep düşünürdük, niye; diye. Hiç aklımıza gelmedi kapılarını çalıp sormak. Ev 104 yıllık. Bu şehrin belediye başkanına ait idi. Onun çocukları ve torunları sekiz kişi idi. Hepsi öldü, aileden kimse kalmadı. Son kuşağın ya çocuğu olmadı, ya kazâda kayboldu. Ev belediyeye kaldı. Biz de satın aldık."

Bu iri yarasa heykelinden ürpermiyor musunuz diye sorduğumda, "o yüzden iki kız kardeş birlikte kalıyoruz. Her yanı kiracılarla doldurduk. Böylece insan sesi ve çocuk gülücüklerinin evin kaderini değiştireceğine inanıyoruz."

Değiştirmişti de. Sessiz evin yeni sâkinleri her yanı çiçeklerle, tebessümlerle renklendirmişlerdi.