Batılılar çok akıllı ve kurdukları düzen de sanki çok sağlıklıymış gibi Türkiye ye iki de bir talimatlar vermeleri, akıl hocalığı yapmaya kalkışmalarına öfkeleniyorum. Sanki bizim aklımız bize yetmiyor, iyiyi, güzeli ve doğruyu bulma kabiliyetimiz yokmuş gibi davranılmasına canım sıkılıyor. Böyle davranılmasına bizim imkan verdiğimizi bildiğim için de bu ülkenin yönetimini ellerinde bulunduranlara kızıyorum. Niçin kendi işimizi kendimiz görmüyor, insanımızın her türlü düşünce ve inanç haklarının teminat altına alınması için başkalarının desteğine ihtiyaç duyuyoruz Yüzyıllar boyu Batılılara hak ve adaleti öğretenler bizler iken şimdi nasıl oluyor da onlardan akıl alıyor, buna kendimizi zorunlu hissediyoruz

Sanıyorum bu noktada toplumsal gruplaşma ve hakim güçlerin dayatmaları bizi başkalarından akıl alır konuma düşürüyor. Son günlerde 301. madde tartışmaları gündemin baş köşesini işgal etmiş durumda. Bu maddenin düşünce özgürlüğünü sınırladığı belirtilerek özellikle düşünce özgürlüğüne çok büyük önem verdiklerini(!) ileri süren AB den yoğun eleştiriler geliyor ve bu maddenin ya kaldırılmasını ya da değiştirilmesini istiyorlar. AB ye girişimizde karşımızdaki ilk şart gibi gösteriyorlar. Elbette 301. madde ilk şart değil. Daha pek çok şart var. Kıbrıs meselesi bunlardan birisi. Azınlıklara yönelik düzenlemeler, misyonerlerin korunmasını  sağlayacak istekler. Türkiye nin şimdiye kadar bir camiler ülkesi görünümü varken bu görünümün tersine döndürülmesi ve kiliseler ülkesi haline getirilmesini hedefleyen istekler aslında 301. maddeye yönelik isteklerin önünde yer alıyor. Ancak; şartlar gereği şu günlerde 301. maddeyi öne sürerek diğer daha ağır isteklerini bu tartışmaların gölgesinde geçirmek istiyorlar.

Bu noktada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi(AİHM) ndeki Türk yargıç Rıza Türmen in  301. maddenin değişmesinden çok hakimlerin değişmesi (anlayış) gerektiğini belirterek, "Türkiye deki hakimlerde daha çok devleti koruma içgüdüsü, Avrupa dakilerde ise daha çok bireyin düşüncesini koruma  anlayışı var" diyerek bir gerçeğe ve sıkıntılarımızın temelini oluşturan bir anlayış farklılığına dikkat çekmiş. Bu değerlendirmenin Avrupalılar yerine bir Türk yargıçtan gelmesi de iyi oldu diye düşünüyorum. Çünkü, Avrupalılardan gelmiş olsaydı yine millici tepkimiz devreye girer, söylenen sözün doğru ya da yanlış olduğu üzerinde durma, akıl yürütme ihtiyacı duymazdık.

Bu bakımdan diyebiliriz ki, Türmen ülkemizde yaşanan pek çok sıkıntıların özünde yatan yanlışlığa parmak basmış. Devletin millet için değil, milletin devlet için var olduğu gibi bir yanlışa saplanıp kaldığımızı bize hatırlatmış. Her zaman söyleriz, devlet fertlerin huzur ve güvenliğini sağlamak için oluşturulmuş bir tüzel kişilik olmaktan çıkartılır, kutsal bir mevkiye oturtulursa elbette o ülkede kişi haklarından söz etmenin, onun korunması gerektiği mücadelesini vermenin bir anlamı kalmaz. Hatta, bazıları tarafından devlet düşmanlığı ile suçlanabilirsiniz. Böyle bir ortamda insan hak ve hürriyetlerinin teminat altına alınması mümkün olabilir mi

Devleti kutsal, fertlerin de bu kutsal devlet için feda edilebileceği anlayışını doğru kabul ederseniz  kişi hak ve özgürlüklerinden bahsetmek fanteziden öte geçemez. Yıllardan beri hep bunun sıkıntısı çekmiyor muyuz Bu bakımdan gerçekten yasaların iki de bir değiştirilmesinden çok zihniyet değişikliğine, millet devlet içindir anlayışından devlet millet içindir anlayışına geçmek durumundayız. Bunu söyleyince birileri hemen devlet düşmanı çığlıkları atmaya kalkışacaklarsa, böyle bir anlayışın artık çağdışı kaldığını hatırlatmak yeterli olacaktır.