Pazartesi günkü, “Suriyelilerin Avrupa Sevdası” başlıklı yazımda 2 milyonu aşkın mülteciye ülke olarak sahip çıkmışken birden bire mültecilerin harekete geçerek Avrupa yollarına düşmeleri, önce İstanbul Otogarı’nda toplanıp oradan da Edirne yoluna düşmelerini değerlendirmiş, birden bire bu hareketlenmenin sebebinin ne olabileceğini sormuş, bu arada bazı şüphelerimi ve bir gizli elin mültecileri harekete geçirmiş olabileceklerine dikkat çekmiştim. Özelliklede Suriyelileri harekete geçiren organizasyonun iç kaynaklı olabileceğini belirtmiştim. Yazımın çıktığı gün bir dostumla konuyu görüşürken, “Neden olaya sadece bir iç düzenleme olarak bakıyorsun, yabancı istihbarat örgütleri olamaz mı ” diye sormuştu. Doğrusu ülkemizde nerede bir karmaşa, çatışma gündeme gelse olayın karıştırıcıları arasında mutlaka bazı yabancılar, bir adım daha atarsak yabancı istihbarat elemanları çıkıyordu. Dostumun bu sorusunu değerlendirirken akşam haberlerinde İstanbul Otogarı’nda bekleyen bazı Suriyelilerin gruplar halinde Edirne’ye doğru yürüyüşe geçtikleri, polis izin vermeyince yürüyüşçülerin bir kısmı ikna edilerek geldikleri şehirlere dönmeyi kabul ettikleri belirtiliyordu. Buraya kadar olan işin doğal boyutu idi. Ancak, haberlerde Suriyeli yürüyüşçülerden küçük bir grubun Edirne’ye yürüyüşte ısrar ettikleri ve polisle çatıştıkları, çatışmacılar arasında bulunan ikisi Alman, Fransız olmak üzere 5 yabancı uyruklunun gözaltına alındığı belirtiliyordu. Hatta bunlardan ikisinin geçmişte İstanbul Taksim’de yaşanan gezi olaylarında da bulundukları bilgisi dikkat çekiyordu.

Bu gelişmeler ülkemizdeki Suriyeli sığınmacıların birden bire hareketlenerek yollara düşmesinin arkasında bir takım organizatörlerin bulunduğunu ortaya çıkarırken özellikle de işin içinde yabancıların bulunması dikkat çekiciydi. Bu arada, yıllardan beri her türlü ihtiyaçlarını karşılamak için devlet ve milletçe elden gelen yapılırken o insanlar ile emniyet güçlerimizi karşı karşıya getiremeye çalışan yabancı ajanların AB ülkelerine ait olması dikkat çekiydi. Türkiye’de 12 yıldır iktidarda olan AK Parti hükümetinin bunca yaşanan olaya rağmen hâlâ AB üyeliğini öncelikli hedef olarak takdim etmesinin ne anlama geldiğinin doğru değerlendirilmesi gerekiyor. Özellikle de “550 milli ve yerli milletvekili” isteğinin gündeme getirildiği bir dönemde bu yerlilik ve millilik anlayışının içinin nasıl doldurulduğu, yerli ve milli olmaktan neyin anlaşıldığının millet ile paylaşılması zarureti ortaya çıkıyor. Batı’ya benzemek çabaları ile milli ve yerli olmak birlikte düşünülebilir mi

Aslında ABD ile ilişkilerimizin de AB gibi tek taraflı vazgeçilmezlik esasına dayandığı, buna karşılık Batı’nın Türkiye’ye bakışının dostça olmadığı biliniyor. Bu arada olaylar açıkça gösteriyor ki, bir yandan millilik ve yerlilik çağrıları yapılırken öbür yandan dost ve müttefik deyince ülkemizi karıştırma ve bölme planları yapanların, sadece plan yapmakla kalmayıp terör örgütleri eliyle uygulamaya koyan ABD ve AB’nin neden vazgeçilmez olduklarını Batı sevdalılarının izah etmesi, özelliklede yerlilik ve millicilik ile Batıcılığın nasıl bağdaştırılabildiğinin de anlatılması gerekiyor. Aksi halde yerlilik ve millicilik yaklaşan seçimlerin malzemesi olmaktan ileri gitmez. Bir adım daha atarsak, her fırsatta ülkemizi karıştıran, insanları birbirine düşürenlere karşı devletin elinde bu karıştırıcıların bazılarının yabancı istihbarat örgütlerinin elemanı olduklarına dair bilgi ve belge varsa bunların dost değil düşman ülkeler olduklarının ilan edilmesi gerekmez mi