Yıllardır "Uzun Eşek Kısa Yazı" başlıklı bir yazıyı kurgulayıp duruyorum kafamda. Sadece kafamda kurgulasam dert değil. Araştırmalar yaptım, notlar aldım bu müstakbel deneme için. Görünen o ki bu yazı hep müstakbel kalacak, bir türlü dünya yüzü görmeyecek
Şimdi, herkesin bilmesi gerekir, benim asıl yandığım bu yazıyı yazamayışım değildir, bunu özellikle belirteyim. "Ya nedir " diye sual edenlere el-cevap: Şu zamanımızda unutulmaya yüz tutmuş olan "Uzun Eşek" oyunu var ya, işte onu çocukluk yıllarımda hiç oynayamadım ben. Büyüyünce ise oyun çağım geçmiş oldu. Geçmiş olsun!
Hayır, benim trajedimi oluşturan ne yukarıda adını verdiğim yazıyı yazamayışım ne de ahir ömrümde bir Uzun Eşek oynayamayışımdır. Şahsen acı hayat sahneleri içinde boğulup kalmamın ve yüzümün kederli bir hal almış olmasının sebebi, önüme her daim uzun boylu eşeklerin çıkmış ve bu şekilde zulmetmiş olmalarıdır
Bu zulümlerin bu memlekette hangi suretlerle tezahür edeceğini kestirebilirsiniz. Fakat unutmayın, haklarında öyle uzun boylu düşünmenin bir anlamı yoktur.
Bu yüzden, bu yazıyı kısa keseceğim. Böylece, müstakbel "Uzun Eşek Kısa Yazı" başlıklı denememi yazamamış, yahut bir kerecik bile "Uzun Eşek" oynayamamış olsam da, şu zavallı uzun eşeklerime küçük bir fiske vurarak kısa bir yazı kaleme almış olacağım.
Son bir hatırlatma, lütfen benim başlarını ezmeye teşebbüs ettiğim uzun eşeklerin cüce kimliği hakkında yorum yapmayın
DEĞİNMELER
1. Ölü Şair ve Paşa
Eski bir Gen. Kur. Başk. müteveffa Fazıl Hüsnü Dağlarca nın (Toprağı bol olsun!) cenazesine iştirak etmiş. Ciddi bir gazetenin birinci sayfa haberi: "Cenaze töreninde en dikkat çeken isim" diye sunulmuş eski (yani ki Emekli ) Paşa.
Bu cenaze töreni ziyaretini ön yargılı olsaydık şöyle yorumlardık: Şiirin ruhuna Fatiha! Ama değiliz şükür. Paşa nın ziyareti daha çok meslektaşlık gereği. Zira, Dağlarca nın asker geçmişi, asker kimliği hâlâ büyük bir küsur tutar onun şahsi ve ülke edebiyatının ortak tarihinde.
Dağlarca nın, şiirin resmî kanadını temsil etmişliği de ayrıca kaydedilmelidir.
2. Ölü Şair ve Sadaret
Dağlarca nın cenazesi mucibince Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan a danışmanları bir metin hazırlayıp sunmuşlar. Kendileri bu metni bir toplantıda kullanmışlar. Lakin çıkan şamataya bakın: Metinde Dağlarca ya ait olduğu belirtilen manzum parça Faruk Nafiz Çamlıbel in meşhur "Sanat" şiirinden bir bölüm olmasın mı, eyvah!
Ben kesinlikle eminim, o metnin Faruk Nafiz e ait olduğunu bilen Başbakan, sırf danışmanlarına ayıp olmasın diye, metni olduğu gibi okumuştur. Bu iyi niyetli bir yoruma şunu eklemek gerekiyor: Başbakan eğer benzeri birtakım yüz kızarıklıklarını yaşamak istemiyorsa, metin yazarlarının kulağını şöyle ufaktan çekmelidir!
3. İkinci Değinmeye Ek: Zirve Cehalet Yahut "Sanat"a Atılan Kafa!
"Efendim Çamlıbel in metni nasıl Dağlarca nın zannedilebilir. Üstelik böyle bir şiir cinayetini bir başbakan nasıl işleyebilir " diyerek ortalığı velveleye verenler var. İnternet ortamında "Şiir Penceresi" adıyla boy gösteren ve maalesef hep karanlığa bakan bir cemaatte muhabbet mevzu olan bu husus maalesef başka faciaları da tetiklemiştir.
Umuma açık bir ortam olduğu halde herkesin o pencereden girip incelemesi mümkün olmadığından bu facialardan birisini buraya aktarmak istiyorum. Faruk Nafiz in metnini gündemine alan (maalesef bir edebiyatçı) cemaat üyesi şöyle diyor: "Okunan şiiri yukarıya almaya utandım. İsteyenler rezalet (şiir demiyorum) sözleri aşağıda okusunlar."
Bu cemaat üyesinin rezalet dediği Çamlıbel in "Sanat" manzumesi. Yani Cumhuriyet in ilk yıllarında yazılan ve ana çizgilerinde M. Kemal in etkin olduğu "Memleketçi Edebiyat" anlayışının manifestosu olan metin. Bu metinde lise mezunu hemen her insanın bileceği gibi, "millici", "Anadolucu" bir bakış açısı tercih edilmektedir.
Evet, "rezalet" başka bir rezaleti doğuruyor. Sadece danışmanlar değil, fiilen edebiyatın içinde olanlar da cahilliğin karanlığında yaşıyor bazı mahfillerde