Gideriz nur yolu izde gideriz / Taş bağırda, sular dizde, gideriz / Bir gün akşam olur, biz de gideriz / Kalır dudaklarda şarkımız bizim…” O’nun dudaklarda bıraktığı şarkı, “Nur yolu’nda yürüyen”, “Yol O’nun varlık onun, gerisi hep angarya / Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya” diye nitelediği, bunun için ömrünü vakfettiği, hapishanelerde çürüdüğü gençliğin şarkısıydı. O’nun dudaklarda bıraktığı şarkı, Türkiye’nin sancılarla, acılarla dolu tarihinde, “Ezan’ın” kendi lisanında okunmasının yasak olduğu dönemde, Allah kelamına yasak konulmaya çalışıldığı süreçte, “Biz buradayız, biriz, eleleyiz, gönül gönüleyiz” nidalarıyla karşı durup, tam bağımsız ve hür bir nesil yetiştirme gayretinin şarkısıydı.

O, Üstad Necip Fazıl Kısakürek’ti… O, Kaldırımlar şiirinin şairiydi… O, Sakarya şiirinin, Zindandan Mehmet’e Mektup şiirinin şairiydi… O, Sultanüşşuaraydı… Türkçe lisanını, bir örümcek ağı gibi, ustaca, zekice örme konusunda, O’ndan daha ustası gelmemişti. Sadece şiir üzerine değil, düz yazı ile kaleme aldığı eserler, bu ülkenin tefekkür ikliminde muhteşem izler bıraktı. Türkiye’nin her yöresinde, her bölgesinde verdiği konferanslar, seminerler, bu ülke insanının “uyanışına”, “ayağa kalkmasına” vesile olacak adımlar oldu.

Biz O’nun eserleriyle yetiştik… Biz O’nun bizlere bıraktığı muhteşem mirasın izlerini sürerek, kalemimizi biçimledik… Türkiye’nin sosyal, siyasal, kültürel tarihinin derinliklerine bakıldığında, bu dönemlere en çok iz bırakmış yazar kim diye sual edilecek olsa, inanın birinci sırada Üstad’ın ismi çıkacaktır.

Önceki gün TRT 1 ekranlarında Üstad Necip Fazıl Kısakürek anısına adlı programı seyrettim. Programda, üstadı tanıyanlar, yazarlar, mütefekkirler, O’nun bu ülkenin edebiyat mirasına bıraktığı izlerle ilgili anılarını paylaştılar. Necip Fazıl Kısakürek isminin neden bu kadar değerli ve büyük olduğunu anlatmaya çalıştılar.

Bence, programda eksik bir yön vardı. Neydi bu eksiklik Üstad Necip Fazıl Kısakürek, şiirleriyle, eserleriyle kuşaklar arası geçişkenliği sağlayabilmiş, bugün bile hâlâ tefekkür boyutunda derinlikleri hissedilebilen, Cumhuriyet tarihine damga vurmuş isimlerden birisidir. Bu programda, Üstad’ın arkasından konuşan yazarlar, mütefekkirler yanında, bugünkü kuşaktan da, genç nesilden de isimlerin görüşleri ve fikirleri alınması lazım gelirdi.

Çünkü Üstad’ın ideali, “Gençliğe Hitabe”sinde bir manifesto şeklinde dile getirdiği gibi “Nur Yolu”nda bir gençliği yetiştirmekti.  “Tek cümleyle, Allah’ın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin âlemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, O’ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak, barınak tanımayacak ve O’nun düşmanlarını ancak kubur farelerine denk muameleye lâyık görecek bir gençlik… Bu gençliği karşımda görüyorum. Maya tutması için otuz küsur yıldır, devrimbaz kodamanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allah’a hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim, manevî babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymandır.

Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes! Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!”

Üstad, toprağa bir tohum attı… Bu tohum, Allah’a şükür, bir filize, ardından bir fidana ve ağaca döndü… Bu ağacın, ecdadımızın bu topraklara 600 sene kök saldığı gibi, yeniden toprağın bağrında yerleşmesi ve Anadolu kıtasını gölgelemesi için daha yapacak çok işimiz var.