Önemli bir siyaset sosyoloğu olan Fransız Gaston Bouthoul’un açık ve dikkate değer bir tespiti, daha doğrusu ifşaatı vardır. O da şu: Batı’da sanayi devriminin bir gereklilik olarak yöneldiği emperyalist politikalar, Batı dünyası dışındaki ülkelerde kendi çıkarları doğrultusunda geliştirdiği strateji, o ülkelerde çeşitli niteliklere büründürülmüş “kahraman” üretmek olmuştur. Böylece, Batı dışı ülkelerde, Batı emperyalizminin çıkarlarını, karşı ya da yandaş olsun, bu “kahraman” aracılığıyla gerçekleştirmek imkan dahiline girmiştir. Söz konusu kahramanın, özelikle Batı’ya karşı ama Batı kavram ve değerleri temelinde hareket etmesi, maksadın gerçekleşmesine görünüşte engel oluşturur gibi gözükse bile, son çözümlemede Batı emperyalizmine eklemlenmesi kaçınılmaz bir şekilde sonuçlanmıştır, denebilir. Hatta Bouthoul, Mao’nun “Uzun Yürüyüş”ü sonunda gerçekleşen Çin Komünist Devrimi’ni dikkat çekici bir örnek olarak irdeler. Söylemler ve araçlar farklılık gösterse de bugün Çin’in geldiği noktayı, bir de bu açıdan ele almak öğretici olabilir. Yönetim olarak Çin hâlâ komünist ideolojiye sadıktır ama sistem olarak iç içe geçmiş “kapitalist” ekonominin şaşmaz bir uygulayıcısıdır.

Emperyalist-kapitalist politikaların küresel ölçekte adeta tek söz sahibi konumda bulunduğu bilinen ve görülen Amerika, ayrıntılarda boğulmadan değerlendirildiğinde, Bouthoul’un işaret ettiği durumu, çok yönlü uygulamaktadır. Tabii “kahraman” metaforunun yol açtığı bulanık algı doğurucu yöntemler, asıl maksadı, yenisi yürürlüğe sokuluncaya kadar tam olarak açığa çıkmamakta ve kavranamamaktadır.

Yakın zaman kadar, bin bir çeşit cezbedici söylemler ile takdim edilen Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), sıradanmış izlenimi verilen küçük bir isim değişikliğine rağmen, aslında uygulanmaktadır. İlk bakışta ülkelerin sınırları keskin değişikliklere tabi tutulmuyor gibidir. Ancak devreye sokulan birtakım unsurlar yoluyla, bu değişiklikler zihinlerde ve tercih seçeneklerinde etkisini göstermektedir.

‘90’lı yıllara kadar Ortadoğu’da istikrarlı bir kalkınma gerçekleştiren bir Irak, bugün insanların yaşadığı bir “cinnet müstatili” halindedir. Gerçekte zihinlerde birkaç bölgeye parçalanmış vaziyettedir. Siyaseten, iktisaden, kültürel bakımdan birbirini ifna edici, yok edici etkenlerin kaynağı durumundadır. Saddam’ın bilinçsiz otoriter sistemi, adeta Irak’ın gönençli dönemi niteliğine bürünmüş gibidir.

Otoriterliği devam ettirip ettirmeme kuşkusuna düşmüş Suriye, demokrasiye yönelme seçeneğini değerlendirme noktasına yaklaştığı bir sırada, “Arap Baharı”nın tetiklediği kalkışmalar ile bugünkü tehlikeli karmaşaya yuvarlanmıştır. Suriye’de, eğer mümkün olabilirse, bir rejim değişikliği bugünkü karmaşayı da aratacak bir dönemin kilidi haline gelmiş gözüküyor. Suriye’nin halihazırdaki rejim yapısının değişmesi, sıradan bir rejim değişikliğinin doğuracağı sonuçlardan bütünüyle farklı bir değişikliğe yol açacaktır. Böyle bir değişikliği, kendi rejimleri bakımından yararlı gören Suudi yönetimi ve Katar emirliği, fena bir şekilde yanıldıklarını anlayacaklardır. Ne yazık ki, Türkiye, hem Ortadoğu, hem de Suriye politikasıyla, Amerika ve asıl geri planda güdücü konumda bulunan İngiliz desisenin “turnikesi”ne girmiş gözüküyor.

Asıl önemlisi, Batı’nın kendini koruma refleksinin bir ürünü olan İsrail’in tahayyül edemeyeceği bir imkân ve fırsatın önünü açmıştır. Irak’ın, Suriye’nin parçalanması ya da kargaşada kalması, İsrail’in inşa etmeye çabaladığı güvenlik çemberinin oluşması anlamına gelir. Irak ve Suriye’nin kuzeyinde Akdeniz’e bağlanacak bir koridor, Ortadoğu ve Türkiye’yi kendi içinde hapsedecek bir hatta dönüşecektir. Bu hattın içinde istikrarlı bir yönetimin kurulması şöyle dursun, birbirleriyle vuruşacak, niçin vuruştuğunu anlayamayacak bir dönemi yaşamaya başlayacaktır Müslüman halklar.

Kaldı ki, halklar düzeyinde yaşanmaya başlanan dramlar bunun ön habercisi gibidir. Yaşanılmaya başlanan bu somut gerçeklikleri, mahiyet ve şartları bütünüyle farklı anlamlar içeren birtakım İslami kavram ve olgular ile tevil etmeye çalışmak, tek kelimeyle muhakeme yetersizliğidir. Sözgelimi Irak ve Suriye’den kaçarak Türkiye’ye sığınan insanların durumunu “Ensar” ve “Muhacir” kavramları bağlamında ele almak, bilgiyle bilincin ilişkisini ölçüsüz kurma olarak görülmelidir. Aslında bu, başlı başına ayrı bir yazı konusudur üstelik.