“Hâdimü’l-Kur’an” olmak ne büyük bir onur ve mutluluk... Her kim ki iyi niyet ve şuurlu bir şekilde Kur’an’a hizmet ediyor Allah onlardan razı olsun. Kur’ân-ı Kerim’in, Allah’ın Sevgili Elçisine gönderdiği, “hayatı ve kâinatı okuma ve anlama kılavuzu” olduğu herkesin malumudur. Fakat bütün araştırma ve incelemelere rağmen “kâinat” nasıl müşkil bir yapıya sahipse, onun kullanım kılavuzu olan kitap da bir o kadar müşkildir. Bunun temelinde, ilâhî bir kelâm olmasının yanı sıra, kıyamete kadar devam edecek bir kitap olması yer almaktadır. Çünkü bu kitap tarihin her dönemine ve her insana hitap edecektir. Kuşkusuz her dönemde de anlama, anlamlandırma ve yorumlama farklılıkları olacaktır.
Âlimler yaşadıkları dönemlerin özellikleri bağlamında onu anlamaya çalışıyorlar. Milyarlarca insandan bir insanın, yine milyonlarca okumuş yazmış insan arasından bir insanın, binlerce âlim arasından bir âlimin; tek, eşsiz, hiçbir şeye muhtaç olmayan, bütün varlıkların O’na muhtaç olduğu, gizli ve açık, ezelî ve ebedî her şeyi bilen ve gören Allah’ın sözlerini, ceffelkalem, “Ben anladım, Allah böyle diyor” demesi mümkün değildir. Peki, mademki durum böyle, öyleyse onu okumaktan ve anlamaya çalışmaktan geri mi duracağız Elbette hayır. Anlamak için daha çok çalışacağız.
Böyle bir durum “Allah’ın kelâmı” için söz konusu olurken, sanki kâinatla ilgili bilgilere daha mı kolay ulaşılmaktadır Ne var ki kâinatla ilgili bilgilerimizde de, “Bu, budur” kesinliği içinde olamıyoruz. Varlığı ve varlıkları anlamaya çalışıyoruz. Varlıkları anlayabilmek için de öncelikle “var eden”i bilmek gerekir. Bu da bizi “tevhid”e götürür. Tevhidi bilmezsek, kesreti hiç bilemeyiz ve kesrette kaybolup gideriz.
Nasıl 1 bilinmeden 2 bilinmezse, “inanç” ve “hayat” açısından da durum aynıdır. “Bildim seni ey rab bilinmez meşhur” diyerek “tevhid”e sarılmak, akıllı insanın başvuracağı bir yöntemdir. Çünkü hayatın her alanı meçhullerle doludur. Yüzyıllardır her devrin âlimleri “kâinat”ı ve “kâinat kitabı”nı anlamaya çalışmış ve her bir âlim kendinden öncekilerin bir devamı olarak duvara bir tuğla koymak için uğraşmış...
İslâmî literatürde bir “sözlü”, bir de “sözsüz” ayet vardır. Sözlü ayet Kur’ân-ı Kerim, sözsüz ayet ise fizik âlemdir. Matematiğinden kimyasına, fiziğine, biyolojisine kadar bütün bilimler “sözsüz ayetleri” anlamaya ve anlatmaya çalışırlar. Bunlar bazen isabet eder, bazen da yanılırlar. Bugün isabet ettiğini düşündüğü bir şey, zaman içerisinde isabetsiz bir hale de gelebilir. “Bilimde sınır yoktur” denirken, Allah’ın yaratmasındaki gizem dile getiriliyor demektir. Biz gizemin gizemine vâkıf oldukça heyecanımız artıyor ve onun dünyasına girmekten mutlu oluyoruz.
Ellerimizle tutup, gözlerimizle gördüğümüz fizik âlem böyle olunca, elbette “Allah’ın kelâmı” da anlaşılma açısından demir bir leblebiden farksız olacaktır. İnsan, Allah’ın kelâmını her yaş döneminde nasıl farklı farklı anlıyor ve heyecanlanıyorsa, insanlık da fikrî, ilmî gelişmeler doğrultusunda her dönemde kâinata farklı anlamlar yüklemektedir. Meselâ kaç defa okuduğumu hatırlamıyorum ama Kur’an-ı Kerim’in mealini her okuduğumda, sanki ilk defa okuyormuş gibi heyecanlanıyorum. Okuduğum ayetlerin çağrışımları her defasında çok farklı oluyor.
Kur’an-ı Kerim nazil olduğundan beri insanlar onu anlamak için çalışıyorlar. Mealler yazıyorlar, tercüme ve tefsirler yapıyorlar. Özellikle son yıllarda tercüme, meal ve tefsir çalışmalarında ciddi bir artış gözleniyor. Bu gayretlerin her biri, bir heyecanın, iyi niyetle paylaşmanın bir ürünü olarak görüyorum. Âlimler bildiklerini ve öğrendiklerini kendilerinde tutmanın vebal olduğunu bildikleri için hemen kaleme sarılıyorlar. Bu çalışmaların her biri, meali veya tefsiri yapan kişinin ilmî, fikrî ve karakterî özelliklerini de taşıyor. Zaten bu yüzden yapılan meal ve tefsir çalışmalarına Kur’an demiyoruz. Çünkü bunlar âlimlerin Kur’an’ı anlama ve anlamlandırma gayretleridir.
***
Sözü yeni yayımlanan Hasan Elik Hoca’nın Tevhit Mesajı adlı çalışmasına getirmek istiyorum. Düşünmenin, yazmanın, kelimeleri arka arkaya anlamlı bir şekilde getirmenin ne demek olduğunu çok iyi bilen biri olarak, “Allah’ın kelâmı”nı aslından okuyup anlamaya çalışmak ve anladıklarını Türkçe olarak ifade etmek hiç de kolay bir şey değildir.
Seyahatin bile sorun olduğu bir zaman diliminde, ilim öğrenmek için Tokat’tan kalkıp İstanbul’a gideceksin, sıradan biri olmamak için de gece gündüz çalışacaksın, burada öğrendiklerini de taçlandırmak için Allah’ın Resulünün yaşadığı, ayak bastığı yerleri görmek isteyeceksin, burada Kur’an’ın indirildiği ortamları ve oranın dil özelliklerini öğrenmeye çalışacaksın.
Arap, Kur’ânî kelimeleri nasıl kullanıyor ve anlamlandırıyor, Arapçadaki deyimler nasıl oluşmuş ve deyimlerin hikâyeleri nasıl Bunlar tefsirin olmazsa olmazları… Kur’an’ın nazil olduğu bölgenin dilinin bilinmesi, Kur’an’ın anlamının anlaşılması açısından oldukça önemlidir. Hasan Elik Hoca on beş yıl kaldığı Mekke’de bunu yapmış...
Bütün bunlara ilâve olarak Hasan Hoca, özellikle İç Anadolu’nun samimi, saf, temiz, duru, onurlu, omurgalı duruşunu ilmine ve fikrine katık yapmış. En anlaşılır Türkçeyi Allah’ın kelâmına yoldaş etmiş. İslâm’ın özü, iliği olan “tevhid”i, çalışmasının temeline oturtmuş, onun üstünü ve çevresini de en anlaşılır bir dille örmeye çalışmış.
Allah’ın kelâmının enginliğini ve çok boyutlu oluşunu bildiği için de, Hz. Peygamber’i tevhide yoldaş kılarak, onun çevresinde gelişen olayları dikkatle izlemek suretiyle vahyin / tevhidin anlaşılmasına çalışmış... “Vallahü a`lemü bi-murâdihî” demeyi de hiç ihmal etmemiş.
Elik Hoca tefsirinde, Türkçe okuyan ve anlayan insanları hedef kitlesi olarak seçmiş... “Ben Türk insanına Allah’ın kelâmını nasıl ulaştırabilirim Ülkemin insanlarını Kur’an’la nasıl iletişime geçirebilirim ” düşüncesiyle kaleme aldığı tek ciltlik tefsiriyle, tercüme değil de Türkçe yazılmış bir metni okuyormuş gibi rahat bir dil ve üslûpla okuyucunun karşısına çıkmış...
Tefsirin en önemli özelliklerinden biri, belki de en başta geleni, müellifin birincil kaynaklardan istifade ederek “sahih bilgi”yi Türk okuyucusu ile buluşturmasıdır. Türkçesi anlaşılır ve sade, imlâsı da oldukça özenli ve tutarlı... Okurken, “Bu âyette ne demek isteniyor ” demiyorsunuz. Çünkü söylenmek istenen anlaşılır bir dille anlatılıyor.
Bütün bu güzellikleri taçlandıran tefsirin bir başka yönü de tasarımıdır. Burada da oldukça özenli, dikkatli, estetik kaygılı bir emek kendini hissettiriyor.
Hasan Hoca zora talip olmuş, Allah da emeğini zayi etmemiş, yoğun bir emek ürünü olan çalışmasının kisve-i tab`a bürünmesi için ona güç, kuvvet ve imkân vermiş... Ne mutlu “tevhid”in mesajını alanlara...
Bu arada kaydetmem gerekir ki bazıları vardır, insanın yüzüne baktıklarında gözdeki nuru / sevgiyi değil de çapağı görürler. Aslında niyetler ne kadar farklı olursa olsun “tevhidin nuru” insana istikamet verir veya vermesi gerekir, şayet o kişide bir cevher varsa...