İki kefeli terazinin bir kefesinde doğru inançlar, fikirler,

görüşler, güzellikler, iyilikler vardır; öbür kefesinde batıl sapık inançlar,

yanlış düşünceler, çarpık görüşler, kötülükler, çirkinlikler, yanlışlar vardır.

Bir toplumun terazisinin iyilik, güzellik, doğruluk tarafı ağır basıyor;

kötülükler, çirkinlikler, eğrilik ve yanlışlar kefesi hafif kalıyorsa o

toplumun geleceğine ümitle bakılabilir.

Kötülüklerin, çirkinliklerin, sapıklıkların, yanlışların

ağır bastığı toplum ölümcül bir tehlike altındadır.

Sabah ezanı okunuyor, camiye gidiyorsunuz, cami boş… Cuma

ezanı okunuyor, Müslümanların dükkânları, iş yerleri, lokantaları,

pastahaneleri, çarşı pazarları kapanmıyor… Ramazan geliyor, gündüz vakti sokaklarda,

meydanlarda lokantalarda, kahvehanelerde yiyenin içenin haddi hesabı yok… Her

yer banka dolu, Müslüman halk gırtlağına kadar ribaya, faize batmış… Bütün

bunlar terazinin kötülük kefesine ağır bastırıyor.

Bazen küçük, kısmî, istisnaî iyilikler ve güzellikler bir

kısım Müslümanları çok sevindiriyor, “Yaşasın her şey iyiye gidiyor”

dedirtiyor. Bendeniz onlardan değilim. Terazinin bütününe bakarım, iyilik

kefesinin mi, kötülük kefesinin mi ağır bastığına dikkat ederim.

Okullar bir ülkenin, bir toplumun durumunu gösteren çok

önemli, çok hayatî kurumlardır. Bizim okullarımıza iyilikler mi hâkim,

kötülükler mi hâkimdir… Okula gidiyorsunuz, bahçesinde bir büst… Ana kapıdan

içeriye giriyorsunuz bir büst, büyük bir portre… Sınıflara giriyorsunuz yine portreler.

Mecburî olarak okutulan din dersi kitaplarına bakıyorsunuz, baş tarafında tam

sayfa bir resim, karşısında beyanname… Öğrenciler kız erkek karışık. Lisede

altı yüz öğrenci var, sadece beş çocuk beş vakit namaz kılıyor… Lise son sınıf

öğrencisine 1927’de basılmış Türkçe bir roman veriyorsunuz, sanki Çince bir

kitap vermişsiniz gibi şaşkın şaşkın bakıyor, okuyamıyor… Tramvaya

biniyorsunuz, on sekiz yaşındaki genç oturarak yetmiş beş yaşındaki ihtiyar

ayakta seyahat ediyor… Ana caddede apartmanların balkonlarına bakıyorsunuz,

kadın iç çamaşırları kurutuluyor… Hava soğuk, bir kahvehaneye girip sıcak bir

çay istiyorsunuz, onu içerken duvardaki televizyona bakıyorsunuz, rezil

programlar… Dünyada ve yurtta neler olduğunu öğrenme maksadıyla bir gazete

alıyorsunuz, fitne fesat, fısk fücur haberleri…

Terazinin kötülük kefesi tepeleme dolmuş.

Barış, huzur, sükûnet, kibarlık, nezaket, görgü, mürüvvet

arıyorsunuz, bunlar pek azalmış.

Sokakta bir bayan hem hızlı hızlı yürüyor, hem de cep

telefonuyla konuşuyor.

Çok sıcak bir yaz gününde genç bir kadın, elinde dondurma

külahını yalayarak sokakta dolaşıyor.

Otobüste öğrenci oldukları anlaşılan üç kız kendi aralarında

fıkır fıkır gülüşüyor, yolcuları rahatsız ediyor.

Marketten su alıyorsunuz, sonra medyadan öğreniyorsunuz ki,

markalı kontrollü memba sularının çoğu sağlığa zararlıymış.

Bu memlekette iyilik, doğruluk, güzellik yoktur demiyorum.

Benim dediğim şu: Kötülük, çirkinlik, yanlış kefesi ağır basıyor.

Günlük hayatın hengâmesi, hayuhuyları içinde vatandaşın bu

konuyu görmeye, düşünmeye vakti olmayabilir ama bu gerçekten önemli ve hayatî

bir mevzudur.

Bir ülkede iyi, doğru, güzel insanlar en az kötüler kadar

cesur olmazlarsa o ülke batmaya mahkûmdur.

Bir İslam toplumu emr-i mâruf ve nehy-i münker yapmazsa batar,

çöker.

Müslümanların bir kısmı bir farz-ı kifayeyi eda etmezlerse

hepsi birden sorumlu olur. Bana ne deyip, kötülükleri protesto etmemek,

engellemek büyük bir kötülüktür.

Kötüye iyi demek kötülüktür… Kötüye “Eskisine nispeten daha

iyidir” demek mantıksızlıktır, beyinsizliktir.

Terazinin iyilik, doğruluk, güzellik kefesinin ağır basması

sadece kemiyet ile kelle sayısı çokluğuyla olmaz. Asıl ağırlık ve güç

keyfiyettedir.

Doğru dürüst ilmihal bilgisine sahip olmayan Müslümanlar

emr-i maruf ve nehy-i münker yapamazlar.

Bu ülkede iyiliği, güzelliği, doğruyu, adaleti, ahlakı,

fazileti, hikmeti, vicdanı, insafı, mürüvveti, uhuvveti, fütüvveti hâkim kılmak

istiyorsak yeterli miktarda vasıflı, güçlü, üstün, kâmil Müslümanlar

yetiştirmemiz gerekir.

Bin hamsi, tek başına 500 kilo ağırlığı olan bir ton balığı

etmez.

Bin kedi, bir Bengal kaplanı etmez.

Bin zayıf Müslüman, bir güçlü Müslüman kadar ağırlığa sahip

olamaz.

Teraziye ve iki kefesine dikkat edelim.

“İkinci yazı”

Hüküm Gazetesi

Hüküm ismiyle aylık tabloid boy otuz iki sayfalık, Ehl-i

Sünnet çizgisinde bir gazete yayınlanmaya başladı. Nüshası bir liraya

satılıyor. Tebrik ediyor, başarılar diliyorum. Muhterem okuyucularımdan

istirham ediyorum:  En az iki nüsha alsınlar,

birini kendileri okusun, ötekini okuyup yararlanacak bir tanıdığına versinler.

Hüküm’ün birinci sayısında Suriye İslam İnkılâbı’nın manevî lideri ve Şam Ulema

Birliği reisi Usame Er-Rıfaî Hoca Efendi ile bir röportaj yapılmış. Hoca Efendi

zulümden kaçmış, Türkiye’ye sığınmış. Röportajdan bir parça:

“Soru: Sünnî Müslümanlara açıkça zulmediliyor mu

Usame Er-Rıfai: Evet, Şia militanlarının Suriye’deki

Müslümanlara ettiği zulmün bir başka örneği Şam’da yaşayan bir kardeşimizin

başına gelenlerdir. On sekiz yaşındaki Ömer kardeşimiz Humus’taki dedesini

ziyaret amacıyla bir taksi kiralayarak yola çıkar, şehrin çıkışındaki kontrol

noktasında Şiî militanlar yolunu keser ve kardeşimizi arabadan indirirler. Ona

ismini soran militanlar, adının Ömer olduğu duyunca “Senin adın Ömer ve hâlâ

yaşıyorsun, ha!” diyerek onu orada şehit ederler. Taksinin şoförü olayın şokunu

atlatınca askerlerden o kardeşimizin cesedini ister. Onlar “Senin kafana da bir

kurşun sıkmadan önce buradan çek git cevabını verirler.”

Hüküm’ün bu ilk sayısında Emin Saraç Hoca Efendi’yle

yapılmış röportajı da okumanızı tavsiye ediyorum.

Aylık otuz iki sayfalık bir dergi… Ehl-i Sünnet şuuruna

sahip… Fiyatı da 1 TL gibi sembolik bir rakam. Okumanızı, desteklemenizi,

okutmanızı tavsiye ediyorum.

(www.hukumdergisi.com [email protected] Atikali Mah.

Müezzin Bilal Sk. No: 16/3/3 - Fatih/İstanbul)

19.01.2013