Bazı sufilerin her yaptıkları işte sadatlar yardım eder, sadatların yardımını alalım, sadatlar bizi yalnız bırakmadı gibi sözler ehli sünnet akidesine aykırı sözlerdir. Bu sufi kardeşlerimizi uyarmamız gerekir. Çünkü bu söz, Allah’ın dışında başka varlıkların tasarruf sahibi olduğu inancını barındıran şirke sürükleyen bir sözdür. Bu söz, ne tasavvufi bir sözdür ve ne de İslami bir sözdür.

Belki de “Sadatların, Allah’ın Salih kulların duaları, bereketleri ve yüzü suyu hürmetine” denilse daha doğru olur.

Sufi kardeşlerimizi uyarmalı ve hatta onların mensup olduğu dergâhların meşayihlerine bu durum haber verilmelidir ki kendi sufilerine sahip çıksınlar. Çünkü biz ne söylersek söyleyelim, onlar kendi meşayihlerinden bir ikaz işitmedikçe tavırlarını düzeltmeyecekleri gibi, bizleri de tarikat/tasavvuf düşmanı olarak göreceklerdir.

Asıl olan akaid’dir. Akaid sahih olmadığında yapılan tüm ameller boşa gider. Önce akidemizi sahihleyeceğiz, ardından Salih amel işleyeceğiz. Demek ki önce akaid ilmini, ardından fıkıh ilmini ve ardından tasavvuf ilmini öğreneceğiz. İmam-ı Rabbani’nin dediği gibi fıkıh ve ilmihal okuyacağız ki, amellerimizi doğru bir şekilde yapalım. Çünkü bizleri vuslata ulaştıran amellerdir. Amelleri sahih yapmak için fıkıh bilmek gerekir.

Demek ki bizler, “sadatların ve meşayihlerin de kul olduğunu” Allah’tan başka tasarruf sahihi bir kimsenin olmayacağına bir ehli sünnet mensubu olarak inanacağız. Ehli sünnete göre evliyaların kerameti haktır ama bu keramet kişide Amerikalı süper kahramanlar gibi bir yetenek olarak mevcut olmayıp, Allah’ın dilemesi durumunda tezahür etmektedir. Ayrıca, Nakşi tarikatında keramet izhar etmek doğru değildir. Kaldı ki Resulullah bile sebeplere sarılırdı. Uhud’da yaralandı.

Sufiler şunu bilmelidir ki meşayihler süper güçlere sahip insanlar olmayıp, birer mürşiddir, Öğreticidir, Hocadır. Eğer onların bereketiyle bazı işlerimiz olmuşsa da bunu veren o zatlar değil, bizzat Allah’dır. Dilediğimizde Allah’tan dileyeceğiz. Ona eş, ortak koşmayacağız. Şeyhlerimizi ancak vesile kılabiliriz. Dua talep edebiliriz. Ama kesinlikle onların yaratıcı ve tasarruf sahibi olduğunu düşünmemeliyiz.

Kitaplarda anlatılan olayların çoğu hikâye ve menkıbedir. Bunları halk hikâyeleri olarak düşmeliyiz. Keramet hak olsa da sonuçta kimsenin kendi başına tasarruf yetkisi yoktur. Veren de, yaratan da, yapan da Allah’tır.

CEHENNEMDEN VE KABİR AZABINDAN KURTARAMAZ

Bazı sufiler ve bazı tasavvufu istismar eden kişiler kendilerinin veya şeyhlerinin ölüm anında yanında olacaklarını, sorguda onların yerine cevap vereceğini, sıratta onları geçireceğini, cehennemden kurtaracağını söylerler. Bu düşünce sanılanın aksine özellikle uyduruk bazı şeyhlerde yaygındır.

Halbuki kıyamette akidemize ve amelimize göre yargılanacağız. Kimsenin bizi cehennemden, kabir azabından ve sorgu meleğinden kurtarabilme gücü yoktur. Bizi kurtaracak olan tek şey amellerimizdir. Bu nedenle amellerimizi düzgün yapmaya çalışmalıyız.

Resulullah (sav) kızı Fatma’ya “seni kurtaracak olan amelindir, benim kızın olmam değil” diye buyururken kimsenin kimseyi kurtaramayacağını güzel bir şekilde belirtmiştir.

ŞEYHTEN İMDAT/MEDET/YARDIM TALEP ETME

Kimsenin Allah’ın izni olmadan kendi başına tasarrufta bulunma yetkisi yoktur. Bu yeryüzü mülkünde Allah’tan başka irade sahibi, tasarruf sahibi kimse yoktur. Şeyhlerin, meşayihlerin kendi başlarına müridlerine yardım etmesi, onları gözetlemesi diye bir şey yoktur.

Peygamberimizin ve diğer peygamberlerin hayatlarına baktığımızda böyle bir şey yapmadıklarını görmekteyiz. Resulullah’ın 70 ashabı Biri Maun faciasında doğranırken Resullah (sav) yardımda bulunabildi mi Ancak kendisine haber ulaştığında normal yollarla yardım etmeye çalıştı. Resulullah’ın sahip olmadığı bir gücü onun tırnağı etmeyen kişiler nasıl sahip olabilir

Bazı sufilerin her şeyde “medet ya şeyh” ya da “ey şeyhim yardım et” gibi şirk kokan cümleler kurmaktadırlar. Şimdi bazı kitaplarda bu sözler tevil edilmektedir. Yani kişi burada verenin şeyh değil Allah olduğunu, şeyhin bir vesile olduğuna inanırsa, ya da Allah’ın bu kişi üzerinden gerçekleştirdiğine inanırsa sorun olmaz demeleri, zayıf kişilere veya bunu kullanmak isteyenlere fırsat vermektedir. Neden böyle dolambaçlı yollara gidilmekte, ya da bu tür tehlikeli sınırlarda dolaşılmaktadır. Halık olan Allah’tır. Ondan başka kimseden istimdat istenmez. Veren de alan da odur. Allah, kendisinin yanında başka bir tasarruf sahibi kişiyi kabul etmez. Akidemizi korumalıyız. Şirke sokacak fikirlerden uzak kalmaya çalışmalıyız.

Bir ehli sünnet Müslümanı, her türlü tasarruf sahibinin Allah olduğuna inanmalıdır. Şeyhler ve meşayihler sadece Allah’ın salih kullarıdır ve bizi terbiye etmektedirler…

SONUÇ OLARAK

Tasavvufun amacı ne bir kimseyi yüceltme ve ne de bir şeyhler kültü oluşturmaktır. Tasavvufun amacı Resulullah’ın ve Ashabın yaşadığı gibi İslam’ı aşkla yaşamaktır. Tarikatların amacı da insanların cemaatleşmelerini sağlamak, sosyalleşmelerini sağlamak, eğitim ve manevi terbiyelerini organize etmektir.

Salih insanlardan dua talep etmek, onların maneviyatından feyiz almak tabi ki yasak değil. Buradaki sıkıntı verenin o şahıslar olduğuna inanmaktır. Veren Allah’tır. O insanlar vesile olduğu gibi, kendi başlarına bir şey veremezler…

Tarikatlardaki meşayihler ve hocalar müridlerine sahip çıkmalı, bu tür şirke düşürücü söz ve davranışlardan uzak durmalarını sağlamalıdır. Hatta dergâhlarda ciddi manada “ehli sünnet akaidi” dersleri verilmelidir. Müridler, sağlam bir akaide sahip olmalı, bu tür tehlikeli sınırlarda dolaşmamalıdır.

Not: Bu yazıyı eleştirmeden önce şunu bilin ki bunu yazan içerden birisidir. Öz eleştiri yapmalıyız. Tasavvufu ve tarikatları kullananları ifşa etmeli, gerçek tasavvufu ihya etmeliyiz. Müridlerin şirk sınırına düşecek konulardan onları uzak tutmalı, tasavvufun bütün meselelerini yeni ve olgunlaşmamış olan insanlara anlatmamalıyız. Sonuçta tasavvufun amacı Sünnete ittibadır.