Tuhaf bir yorgunluk var ülkenin üzerinde.

Değişik bir tembellik geziniyor akıllarında. Bir şeylerin eksik, bir şeylerin yanlış gittiği ortada. Halk, gelecek adına pek iyimser değil…

Sokaklardaki umutsuzluk büyümemeli.

İnsanlar, sabah evlerinden çıktıklarında, birkaç saat sonrasıyla ilgili kaygıları büyütmemelidirler.

Peki, umutlarımızı yiyip bitiren saikler neler?

2002 yılında… İyi hatırlıyorum… Gece, benim açımdan mutlu bitmişti. Evet, içinde olduğum siyasi organizasyon iyi sonuç almamıştı. Ancak, bu ülkede zenci muamelesi görmüş, itilip kakılan insanlar iktidar olacaklardı…

Evden çıktım… Arabaya bindim. Gözlerim dolmuştu.

Sevinmiştim… Sevincim, bu ülkenin çocukları, kendi ülkelerinde iktidar oluyorlardı.

Lakin sağdan soldan rahatsız edici sesler yükseliyordu… Genelkurmay başkanlığı mahreçli haberler, onların sıfatlarını kullanan kimi siviller, alenen çıkan sonuçtan mutsuz olduklarını dillendiriyorlardı.

Cumhuriyetin elden gittiğini… Laikliğin yerle bir olduğunu… Şeriatın geleceğini, buna izin verilmeyeceğini deklere ediyorlardı.

Gün geçtikçe, askeri darbelerden bahsedenler olacaktı.

Hatırlayın, kimi açık hava toplantılarında, askeri yönetime çağıran dövizler taşıyanlara rastlanacaktı.

Refah Partisi’ni kapatan zihniyet, yeniden AK Parti’yi kapatmak üzere görevlendirilmiş, siyasi ve yabancı çevreler, mutlaka AK Parti’nin kapatılacağını yazmaya, çizmeye başlamışlardı.

Sistemin sahipleri, yine ellerine sopa almışlar, memleketin asil evlatlarını dövmeye hazırlanıyorlardı.

Olmadı… Beceremediler.

Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını engellemek için getirilen 367 garabeti, tam anlamıyla hukukun katledilmesiydi.

Sonrasında, seçilmiş cumhurbaşkanı olarak, Ankara Atatürk Kültür Merkezi’nde, resmi törenlere katılan Abdullah Gül’ün karşısında ayağa kalkmayan üst düzey komutanları görünce, dayak yemiş gibi oldum, canım çok sıkıldı…

Millete saygısızlık etmişlerdi, böyle yapmakla.

Derken, güç sahibi olmak, insanı bazen farklı yerlere götürebiliyormuş… Bunu gördük, ne yazık ki…

Adı cemaat, kendisi dış odakların maşası olan Fetö hareketi, memleketi sarsarken, yeniden umutları yeşertmek gerekiyordu.

Daha çok adalet, daha çok hukuk… Daha çok insani değerlerin yaşatılması önde tutulması lazım iken, devletin behemehal otoritesini güçlendirmek isteği, insanın umutlarını yemeye başladı…

Elbet, devletin zayıflatılmasına müsaade edilemezdi. Elbet, devletle yaşayacaktık… Devletle geleceğe kucak açacaktık… Ama devlet, insanların, bireylerin hak ve hukukunu yok ederek, sadece kendisini var edemezdi.

Bu ayrımı göz ardı ettik…

2002’de, sistem tarafından dışlanmış, zayıf bırakılmış, yıllarca inançlarından ötürü dövülmüş, horlanmış insanların haklarının sözcülüğü yapanlar, şimdilerde, varsa da yoksa da devletin daha çok güçlenmesine, daha çok irileşmesine çalışmaktalar…

Sokaklardaki umutsuzluğun sebeplerinden birisi de budur.

İnsanları var et ki, devlet yaşasın… İnsan olmadan, insan mutlu olmadan, insan huzurlu olmadan… Devlet olur mu?

Sokaktaki yeisi, umutsuzluğu yok etmek için, ülkeyi yönetenlerin, kulaklarıyla beraber dimağlarını açmalarını, farklı kesimleri, önyargısız dinlemelerini isterim.

Hatalar ve eksiklikler böylelikle aza inebilir.

Yanlışlıklar devam ederse, ülke kaybetmeye devam edecektir… Farklı seslere kulak verenler kazanacaktır…