İçtihat kelimesi bildiğimiz gibi teoloji terminolojisine
aittir. Şiir içtihadı ifademizde sözcüğü soyutlarken kökündeki anlamın `dinî
kapsam ına bağlı kalarak düşünmeyi yeğliyoruz. Ama buradaki bağlılık ana
itikattan ziyade atmosferimsidir. Bütün soyutlamalar; asıl anlamı, bir nebze de
olsa bünyesinde korur. Kullanım değerine göre içindeki hava yeni duruma sirayet
eder. Burada anlamdan ziyade bir atmosferden bahsediyoruz. Cari durum değil bu.
Ama genelleme de diyemeyiz tam olarak. Cari durumların tali kompartımanlar
oluşturarak beliren (açığa çıkan) yeni bir `hava ya evrilmesidir kastımız.
Fakat söz konusu `kapsama içine de girmiyoruz. Şiir içtihadı derken bu
sosyolengüistiği gözden çıkarmıyoruz.
Şiir içtihadı; insan psikolojisinin, insanın sosyalliğine
dağılması ve ruhun ferahlamak için güncel çeşitli duygulanımlara açılması
bağlamında önemlidir. İnsan psikolojisinin güncel hayattaki nesnel ve öznel
durumlara katlanırkenki pozisyonunda aradalık (yaşadığı yere ait değilken; ait
olduğu yerde yaşamama) imgesi sıkıntılı periyotlar oluşturur. Bu, `aradalık
duygusuna yerleştirdiğimiz `tanrı düşüncesi tomografik bir dayanaktır.
Psikolojik yapının meydana getirdiği toz duman olmuşluğa bu gizli harita
bilgisi izolasyon gücü katar. Her şeyin yaratılmış ya da yaratılma halinde
olduğunu varsayarsak bu güç; bizi belli bir `merkez e çeker. Sosyal normlara
intibak ederken bütün iktidar güçlerini yok sayarak işe başlamamız için bize
`insani bir yapı sağlar, `tanrı düşüncesi.
Şairde iki türdür `tanrı düşüncesi; birincisi kendini
`tanrı nın yerinde görmesi, ikincisi ise `tanrı yı psikolojik tomografisine
dayanak teşkil etmesi. İçtihat burada devreye girer. `Tanrı yı insan
duygulanımlarıyla, insanın psikolojik yapısı arasında kalan sosyal
gerçekliklere `Rab belleme durumu. Burada insan en kozmopolittir. Ama bu
karışıklığın içerisinde ruh varlığı en ilkel pozisyondadır. Aslında burada
ilkelliği olumsuzlamıyorum tam aksine olumluyorum. İnsan bütün yüklerden
arındığında ilkel olur. Dolayısıyla çağdaş düzenek bize büyük ve uçsuz bucaksız
bir kozmos yaratmıştır. Karmakarışık bir dizgidir. Öte yandan duygunun sözle
buluştuğu an en ilkel halimizdir. Bedenimizden çırılçıplak soyunmuşuzdur.
Rab le bütünlenme durumu. Ene l Hakk (Hallac-ı Mansur un deyişiyle) böyle bir
aydınlık mı Biz bu sorunun yanıtını vermeden kendi ilgi alanımıza devam
ediyoruz.
İnsanın tarih karşısında tetikte olması (gidişatın önüne
bambaşka bir önerme koyma düşüncesi) ve yeni pozisyon yaratması sosyal
gerçekçilikte zorunludur. Gereklilik değil. Çünkü `zorunlu olan `gerekli den
önce gelir. Toplum tarih karşısında susarak geçmişi tekerrür eder. Oysa şairin
hayatında hiçbir durum tekerrür etmez. Şair sürekli bir edim içindedir. Çünkü
şairin yapısal bütünlüğü `hareket e ayarlıdır. Fakat hiçbir edim tatmin etmez
şairi. Bu referansla toplumla intibak kurar. Toplumun kültürel yapısı
sahicidir, geçici bir şey değildir. Bu sahicilikle yetinmez şair. Bunu öğrenir
ama kabul etmez. Çünkü şair bütünsel bir yapı olduğu için diğer yapıların
içindeki sosyal yaşantıları yaşasa da ikna olmaz. Şairi ikna edici güç kendi
bireyselliğidir. Toplumun kültürel yapısından kasıt; içinde bulunduğumuz
dünyanın şu anki durumudur. Örneğin bilgisayar çağında olmamız. Yani tekerlek
çağında da olabilirdik. Bu fark etmiyor.
Hayatın reel gerçekliği sosyal gerçekliğe dönüşürken
önemli dolayımdan geçer. Birçok duygu, içtihada dönüşürken, sert ya da yumuşak
alüvyonlardan geçirimlenerek yeni bir atmosfer yaratır. Bu yaratım şair
benliğinde tecrübe edilir. Bu tecrübe elbette şiir değildir. Şiirin varolması
için sosyal gerçeklik şairin ruhunu (düşünce dünyasını) ya da kalbini (his
dünyasını) içtihatlardan `yarıp çıkarmalı. Yani şair yaşadığı gerçekliği,
yazdığı gerçekliğe taşırken sosyalliğini bertaraf etmeden fakat bilinen
yaşantıların bilinmeyen yönleriyle şiirde algılar.
Gerçekliği şiire taşırken dil önemli rol oynar. Semantik
yapıyı iyi bilmek yetmez. Hâlihazırdaki yapıyı ilk önce öğreneceğiz sonra
öğrendiklerimizin üstüne ekleyerek bozacağız. Meramım yanlış anlaşılmasın. Bir
yap-bozdan bahsetmiyorum. Öğrendiğimiz yapıyı köklü değişikliklerle bozmayı
kastediyorum. İşte bu köklü bozgunculuk tamamen şairin dünyasıyla ilgili. Şair
ilk okumalarını çevresinden etkilenerek yapsa da sonradan kendi okuma
biyografisini oluşturmalıdır. Ama sadece okumak yetersizdir. Şair yaşamaktan
çekinmemelidir. İktidardan çekinmemelidir. Dili yeni kavrayışlara çekmelidir.
Hatta duygulanım şekillerini bile değiştirmelidir. Dil şairin her şeyi değil
ama birçok şeyidir. Dil şairin her şeyidir diyenler yanılıyor. Çünkü dilden
önce gerçekliği algılama sorunu vardır ve önce o halledilmeli. Dili
yadsımıyorum. `Dil siz şair olmaz çünkü şiir bizatihi bir dil eylemidir.
Dil şiirin etidir, kemiği değil. Neden Müzikle
anlatıyoruz birçok ifadeyi çünkü. Şiirde kemik, şiirin müziğidir. Etle kemik
bir insanda ayrı ayrı bir şey ifade etmeyeceğinden bir bütünlük içerisinde
düşünmemiz gerekiyor bunları. İşte içtihat burada da devrededir. Çünkü
kelimeler ve kelimeler arasındaki ısı; bizi bir dünya kavramayı gerekli
gördürür. Kısacası yazarken `yaşarız , `yaşarken yazarız. Kavradığımız
dünyadan edindiğimiz ısının sıcaklığı ne derece yüksekse, kelimelerle
kurduğumuz ilişkinin müzik yapısı o kadar sağlamdır.