Öteden beri Türk-İran ilişkilerinde cereyan etmekte olan ve bölgesel krizin nirengi noktasını oluşturan Sünnî-Şiî ayrıştırıcı politikaları, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gittiği Bahreyn’de verdiği beyanda; “Pers milliyetçiliğinin önünü almamız gerekiyor” ifadesiyle İran’ı üstü örtük hedef alması salt İsrail ve ABD çıkarına yönelik bir durum oluşturmaktadır.
İktidarın bölgesel sorunları çözüme kavuşturma çerçevesinde İsrail mantığıyla yaklaşım içerisinde olması, bölgesel düzeydeki ilişkilerde negatif seyrin hâkim olmasına, uzun yıllar sonucu gelinen noktadaki ortak kazanımların ortadan kalkmasına ve farklılıkların daha da derinleşmesine yol açacağının göz ardı edilmemesi gerekir düşüncesindeyiz.
Çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu yirmi bir milyon insanın mülteci durumuna düştüğü, kırk bir milyon insanın da açlık, savaş ve baskı nedeniyle yerlerinden olduğu bir dünyada, özellikle Türkiye, İran ve Mısır gibi bölgesel aktörlerin, güç noktasında “çarpan etkisi” yaratmayacak bir düzlemde siyasi ve ekonomik bağlamda dizginlenmeye çalışılmaları söz konusudur.
Türkiye’nin müttefiklerini çeşitlendirme adına, son dönemde Rusya ve İran ile yaklaşım içerisinde olması ister istemez ABD ve İsrail çıkarları açısından her hâlükârda kırılma noktalarına sebep olabilmektedir. Bu nedenle AK Parti hükümetinin dış politikada ortaya koyduğu geri adım politikaları dikkat çekicidir.
Ancak Türkiye, ABD ve İsrail ile sürdürmekte olduğu müttefiklik kapsamındaki “ana eksen” politikası nedeniyle, diğer ülkelerle dış politikadaki ilişkilerini daha kapsamlı bir düzlemde sürdürebilmesi uygulanmakta olan politik duruşla pek mümkün görülmemektedir. Türk-Rus ilişkilerinde son iki yılda yaşanmakta olan kırılmalar bunu doğrular niteliktedir.
CIA Başkanı Mike Peo’nun ziyareti akabinde ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford’un Türkiye ziyareti ve Suriye’de olası gelişmeler, Türkiye’nin bölgede söz sahibi olabilmesini sağlayabilecek kapsayıcı politikalar üretme zorluğunu da ortaya koyması bakımından önem taşımaktadır. Türkiye’nin, bu yolla bölgede “merkez ülke” olma hayali yerine, “ABD endeksli ülke” olma konusunda zecri politikalara zorlanmaya çalışılmakta olduğunu düşünüyoruz.
Başkan Donald Trump yönetimindeki ABD, küresel yönetişimde “Yakın Doğu” politikasının önemli ayağını oluşturan Ortadoğu ve Doğu Akdeniz enerji sahaları üzerindeki egemenlik anlayışını pekiştirmek amacıyla Türkiye ile daha yakın çalışma başlatmasının uzun vadede bölge üzerinde ne gibi sonuçlar doğuracağının çok iyi analiz edilmesi gerekir.
Özellikle, yakın dönemde ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Enerji İlişkileri Özel Temsilcisi AmosHochstein’in, Türkiye-İsrail yakınlaşması ve Kıbrıs’ın yeniden birleştirilmesi konusunda geçmişte gösterdiği çabalar, ABD’nin enerji konusundaki politikalarının gereğidir.
Özellikle, yakın dönemde Doğu Akdeniz’deki enerji yataklarının zenginliği ABD ve İsrail’i daha etkili ve kalıcı politikalara yöneltmektedir. Özellikle Çin’in, Orta Asya’daki enerji kaynaklarının geliştirilmesi, boru hatlarıyla Çin’e taşınması konusundaki çabaları ister istemez ABD ve İsrail’in Doğu Akdeniz’de elini çabuk tutmasını gerekli kılmaktadır.
Ekonomik güç olarak Rusya ve ABD’nin önüne geçen Çin’in özellikle Ortadoğu’daki etkinliğini minimize etme arzusunda olan ABD, Mısır, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve Türkiye’yi kıskaca alarak hakimiyet alanlarını iyice tahkim etmeye çalışmaktadır.
Sonuç olarak, Ortadoğu enerji kaynaklarında önemli bir aks oluşturan Kıbrıs’ta Türkiye’yi çözüme zorlayan egemen ABD, Suriye’de ise Türkiye’nin Rakka operasyonu kapsamında kendi cenahlarında yeni bir pozisyon alması için PYD, PKK kartını ustaca kullanmaya çalışmaktadırlar.
Suriye ve Kıbrıs politikalarındaki olası yanlışlıklar, Türkiye’nin uzun vadedeki ulusal politikalarını mefluç bir konuma iteceği şüphe götürmez bir gerçek olsa gerek.