Kaç zamandır hep bu konu ile uğraşıyoruz. Programlar hazırlandı. Hatta Diyanet İşleri Başkanlığı na yeni kapılar bile yapıldı. Doğrudan başkanlığa giriş kapısı. Kaça mal olduğu bizim milli sırlardan biri. Araştırmak lazım, belki de Selçuk yolunu yeniden stabile ediyorlardır. Ayasofya bahçesinde de yeni çiçek düzenlemeleri yapılıyordur.
Bu ara, Başbakan dahil bakanlarımızın bir çoğu yurt dışına kapağı attı, Türkiye dışında gidecek yer bulamayanlar da en azından şehir dışına çıkacak. Seçim yılı, millet zaten Papa ya kızgın, ne de olsa SEÇİM stratejisi Onunla aynı karede görünmemek lazım..
Oysa onlara; "karikatür krizi olduğunda veya Papa nın Alman Üniversitesi nde yaptığı (dinimiz İslam a ve Peygamberimize hakaret ve aşağılama dolu) konuşma sırasında nerelerdeydiniz " diye sorsak, verecek hiç bir cevap bulamazlar. Acele bir şekilde, konuyu laf kalabalığına getirip, başka meselelere dalarlar. Ne de olsa böylesine önemli ve kritik durumlarda, olaylara doğru tepki vermek hem yürek ister, hem de omurga(dik durmak). En azından şöyle denebilir, sayısal coğunluk birilerinde olabilir ama nedense yürek ve cesaret çoğunluğu kapının dışında hatta bahçe duvarının ardında kalmış gibi görünüyor
Papa bir gün Türk devletinin, iki gün de Fener Patriğinin misafiri olarak dolaşacak Türkiye de ama son iki gün sadece Patriğin sağladığı vasıtalara binecek. Ama güvenliğinden ne olursa olsun Türk hükümeti sorumlu olacak.
Sn. Gül ün zirve toplantısı dönüşünde İstanbul da verebileceği yemek teklifine de hayır denilmiş. Ankara da da akşam yemeği yemeyecekmiş diye duyuruldu. Acaba misafir grubunda gizli bir korku mu var Bir korunma mekanizması olarak mı bu program ayarlanıyor Tarihte çok iyi bilindiği gibi yüzlerce yıllık Papalık gelenekleri içinde siyasi liderlere ve rakiplere karşı çok etkili zehirler kullanılması bilinen ve tanınan bir yöntemdir. Bu konuda yazılmış pekçok kitap da mevcuttur. Acaba "Herkesi kendin gibi bilirsin!" sendromu mu yaşanıyor Oysa Türkler hiçbir şekilde misafirlerine zarar vermezler, tam aksine kendinden daha çok korurlar. Kalleşçe zehirleme işlerine de asla girişmez. Bunu da bilmeleri gerekir.
Bu arada, AB yetkililerinin tutumları da çok enteresan. Mutlaka başbakan ve dışişleri bakanının, Papa yı görmesi gerekir şeklinde baskılar yapıyorlar. Biz, o ülkelerin gelen gidenine, kim, kimi görmüş veya görememiş, onlara karışıyor muyuz Tabii ki hayır. Üstelik aylar öncesinden Papalık makamına bu zirve toplantılarının olacağı ve tarihleri verilmiş ve 2 günlük bir kaydırma teklif edilmiş ama Papa nın ofisi, Papa nın belli bir tarihte Türkiye de bir ayin yapmayı kararlaştırdığı için ziyaret günlerini kaydıramayacağını ifade etmiş.
Şimdi sormak lazım
* Burada yapılacak ayinin tam o tarihte Türkiye de yapılmasının arkasındaki önemli faktör nedir
* Ve AB ülkeleri tüm teferruatı bilmeden her istedikleri an ağızlarını açıp, fikir beyan etme yetkisini neden kendilerinde görüyorlar
* Neden, Papa nın herhangi bir hareketine ve Türkiye üstünden başlattığı İslam a karşı Asya kıtasındaki mücadeleye kimse birşey söylemiyor Devlet, hükümet yetkilileri ve yetkili parti mensupları nerede Yoksa bu konuları konuşmaları onlara yasaklanmış durumda mı
* Hani buna birşey demiyorlar, ya "İlerleme Raporu"nda, Diyanet İşleri ve imamların İslam a karşı yapılan misyonerlik faaliyetlerine karşı söz söylemesi önlensin deniliyor, Ona da mı söyleyecek sözleri yok Yani Hıristiyan misyonerler istedikleri gibi gelip, milleti Hristiyanlaştıracaklar ama Müslümanlar, kendi Müslüman kardeşlerini ve halkını bu faaliyetlere karşı uyaramayacak. AB yetkilileri, "İlerleme Raporu"nda bunun önlenmesi istiyor. Acaba bizim yetkili makamlarımız ve iktidar parti mensuplarımız bu hususları da bilmiyorlar mı Kendilerine raporun Türkçesi henüz verilmedi mi Yoksa Grup toplantısında durum onlara izah edilmedi mi Bari oldu olacak Atatürk Bulvarı ve Protokol yoluna gidip, dizilsinler, biraz neler olduğunu görsünler
Babacan ın Gidişi:
Konumuz geliş ve gidişlerle: Geçen gün Sn. Babacan Danimarka da yapılacak bir konferansa katılmak üzere yola çıkıyor. Tanınmayan sıradan biri değil, AB müzakerelerini yürüten yetkili olarak tüm Avrupa da tanınıyor. Ama gel, gör ki Danimarka tanımıyor. Gümrük kapısında beklemeye alıyorlar. Adettir, bakan gelince mutlak büyükelçi de havaalanında bulunur. Ama hiç faydası olmuyor. Danimarkalılar onu ve onun yetkilerini de tanımamakta ısrar ediyorlar.
Epey bir bekletmeden sonra bin zorlukla işler çözülüyor ve Sn. Babacan nefes, nefese konferansa yetişiyor. Geç kaldığı için özür dileyerek içeri giriyor. O arada da konferanstakiler " oooh, O, daha şimdiden Türkleri kaybettik" gibisinden espirilerle gülüşürken, Sn. Babacan kapıda beliriyor. Şart mıydı diye sormak gerekir.
Küstahlığın derecesine bakar mısınız Bildikleri bir bakanı türlü numaralarla durdurup, onun nezdinde Türkiye yi aşağılıyorlar.
Gidilen toplantı hayati bir toplantı değil, olsa bile bize böyle muamele edilen bir yerdeki toplantıya katılma şartı da yoktur.
Bizler "Dik Durmasını" öğrenmedikçe, yumuşak ve sözde mütevazi tutumlar katiyyen Batılıları etkilemez veya bize olan saygılarını da arttırmaz. Sadece bizi son derece zayıf, biçare ve onlara muhtaç olarak kabul ederler.
Türk uçağı son ana kadar alanda beklemiştir, bakanı icabında geri getirmek için. Şimdi sormak lazım Acaba geri dönmek için izin mi alamadı Yoksa kendi mi karar veremedi Yoksa bunun muhteşem bir taktik olacağı mı düşünüldü Ne oldu Bunu bilmek milletin hakkıdır ve medyanın da görevidir.
Aynı dönemde Genelkurmay yetkilisinin, ABD ziyareti sırasında belirlenmiş bir randevuya gelirken, X-Ray cihazının generalin üniformasındaki madeni düğmeler sebebi ile ötmesi üzerine ABD li yetkili üst-baş aramaya kalkışınca, paşa derhal dönüp, oteline gitmiş. Randevuyu iptal etmiş. Kendisini davet eden ABD li bakan ta otele kadar bizzat özür dilemiş ve durumu düzeltmiş.
Ne demeli bilmem ki Herşeyden önce paşanın davranışını büyük takdirle karşıladıktan sonra, bunun gibi davranamayanlara Allah tan basiret ve cesaret dilemekten başka çaremiz yok galiba.
İşte bir geliş ve iki gidiş hikayesi.