Bizden önceki nesillerin yaşadığı, tahammülü zor sıkıntılar, iç ve dış zorluklar bizim kulaklarımıza kurşun gibi dökülmüştür adeta. Ne Cezayirdeki Müslüman kardeşlerimize Fransızların yaptığı zulmü bir gün unutabiliriz ne de ümmetimizin başına kasırga gibi çöken Moğol istilasını unutabiliriz. Dünkü Müslümanlar, bugün unutulamayacak musibetlerle karşılaştılar; onların sabredenleri oldu, ayağı kayıp gidenleri oldu. Şehitleri var, gazileri var. Şehirleri yıkıldı, kültürleri imha edildi. Asırlarca süren Haçlı gürûhunun ardından ya da afet gibi gelip geçen Moğol istilasından sonra ne İslam ne de Müslüman kalmaması gerekiyordu. Tarihin kaydedebildikleri bile böyle bir düşünceye kaymaya yeterli bir nedendir.

Bugün ise İslam, bütün zamanlarından daha fazla büyük bir kitlenin dinidir. Yeryüzünün tamamına yakınında başta namaz olmak üzere İslam ve onun değerleri vardır. İslam, dünkü Haçlıların planladığı gibi imha olmamasının yanı sıra, bugünkü Haçlıların ürktüğü bir güç durumundadır. Yok olmamıştır; dünkü kasırgalar, köklerini sallayamamıştır.

Bugünkü nesil olarak, gözlerimizle görüp izlediğimiz musibetlerimiz, dünkülerin yaşadıklarından daha farklı değildir. Farklı malzemelerle aynı hedefe doğru yürüyen bir küfür cephesinin karşısında, Allaha iman etmekten başka bir kabahati olmayan Müslümanlar olarak yok edilme palanlarının ortasında bir hayat yaşıyoruz. Dünkü orduların bir benzeri bugün de vardır. Onlar da Bağdatı kan gölüne çevirmektedirler. O ordulara ilave olarak bir de bu asrın getirdiği tablo üzerinden saldıran fitne fesat orduları da vardır. Onlar da Bağdattan Mekkeye kadar her yeri istila etmek için hazır kıta durumundadırlar.

Dün var olup bugün de eksik olmayan bir başka musibet de, Müslümanların içinden onları eriten mekân ve makam sahiplerinin varlığıdır. Dün ve bugün için bir afet olarak onlar da izlenmektedirler.

Müslümanları dün etkisi altına alan afetler, bugünkü Tevhid Neslinin varlığını engelleyememiştir. Bugünkü afetler de hacmi ve kapsama alanı ne denli büyük olursa olsun, yarın yeryüzünde büyük bir Tevhid Neslinin varlığını engelleyemeyecektir. Hiçbir kış şartının baharı engelleyemeyeceği kadar tabii bir hakikattir bu. Bu hakikatin Kuran ve Sünnetten önceki belgesi de tarihin kendisidir. Küfrün, dün yapamadığını ne bugün ne de yarın yapması mümkün olmayacaktır. Tarih de önümüzdedir, bugünkü gerçekler de... Büyük bir tarihin içinden bir aylık takvimi esas alarak tarihin bütününe hükmedemeyiz. İnsanlık kadar köklü bir tarihin akışı içinde dünkü ve bugünkü Haçlılar da Moğollar da bütün oluşturabilecek hacimde olamazlar. Olayları kendi hayatları ve kültürleri ile sınırlı görenler açısından aşılamaz bir sorun olarak, umutsuz bir gelecekten söz edilebilir. Kendilerini dinlerinin bir parçası görenler için ise durum böyle değildir. Dinin çıkışı, dünü, bugünü ve yarını çıplak gözle izlenecek kadar ortadadır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin Refîk-i Alaya yükselmesinden itibaren defalarca kez, adeta mezarı kazılma badireleri atlatılmıştır. Hiç birinde mezara giren olamamıştır. Bilakis mezar kazanlar, genelde kazdıkları mezara uzun vadede de olsa girmişlerdir. Bütün bunların şahidi, İslamın mevcut gücüdür.

Güneş mi batıyor, güneşe ters mi düşüyoruz

Tarihimizin herhangi bir döneminde meydana gelen ve bizim için ağır sonuçları olan bir olayın ardından sonra İslamın eridiği ya da gerilediği şeklindeki bir değerlendirme, sadece akşam gurubunu seyredip eyvah, güneş gitti! diye hayıflananın durumuna benzer. Hiçbir akşam gurubu, güneşin yokluğu değildir. Güneşe göre insanların bulunduğu coğrafyanın kesiştiği konumun yorumudur gurup. Güneş batar ama sönmez! Şu mıntıkadan izlenemezken, o mıntıkadan biraz ötedeki coğrafyayı aydınlatmaya devam etmektedir. Kaybolan, eriyen güneş değildir. Güneş, güneş olmaya devam eder, onun ışığını arayanlara göre aydınlananlar veya aydınlanamayanlar vardır. Güneşin yokluğu yoktur.

Aynı şey İslam için de geçerlidir. Tarih bunun açık örnekleri ile doludur. Allahın mülkünde ve Onun iradesi ile tecelli eden her şey, en sonunda Allahuekberi ilan etmek içindir. Kulların aceleciliğinin kaderi değiştirmesi mümkün değildir.

Endülüste İslamın güneşinin battığı doğrudur. Bir başka daha doğru olan da şudur: Avrupanın bir ucunda İslamın devleti tarihe itilirken yine Avrupanın öbür ucunda da, Avrupanın içlerine kadar yayılacak ve tesis ettiği minarelerinde hâlâ ezan okumaya devam edecek olan bir İslam Devleti kurulmuştur. Endülüste ezanları susturanlar, sevinmeye fırsat bulamadılar. Daha canlı genç bir devlet, aynı günlerde, dinlerine ait kalelerden biri olan Bizansı ellerinden aldı. Kurtubada ezanlar susmadan Kostantiniyada ezanlar yükseldi. Küfür, sevinmeye hiçbir zaman fırsat bulamadı. Sekiz aşırılık Endülüs gitti ise, Endülüsler üretecek muhteşem bir İstanbul çıktı karşılarına. Sevinmeleri bir yana, endişeleri uykularını kaçırdı. İşte bu, güneşin akşam vakti batışının, başka taraftan bir doğuş olduğu hakikatinin tezahürüdür.

Başka bir örnek de Hindistan örneğidir. Moğollar, Bağdatı bir sel gibi silip süpürdükleri zaman, küfür yine sevinmeye fırsat bulamadı. Onlar zafer sarhoşluğunu henüz atmadan, Allah, Hind kıtasına İslam güneşini doğurdu. Büyük bir İslam medeniyeti, asırlar sürecek bir meşale olarak aynı günlerde meydana çıktı.

Mezra kurudu demeye fırsat kalmadan Allahın fidanları yeşerdi.

Küfür, sarıklı ulemayı darağacında idam ederken, Kuran öğretecek, ezan sesi yükseltecek muallimleri imha ettiğini zannedecekti ki, yine sevinci kursağında kaldı küfrün; Allah, insanlık yaşadıkça büyük bir ders olarak okunup konuşulacak bir başka mucize yarattı. Kuranı ve ehlini imha etmeye yeltenenleri Kurana hizmet ettirdi. Hilafet Devleti olan Osmanlıdan daha yaygın ve daha planlı bir Kuran eğitimi yaptırdı onlara. İnsanlık bir kere daha, Allahın dilemesi durumunda, Firavunun rüyalarına giren katilini büyüttü. Hem de bunu onun muhteşemleştirilmiş sarayında yaptı ki, Onun En Büyük olduğu ve En Büyüklüğünü dilediği zaman, dilediği gibi takdir edeceğini herkes anlasın. Zira Allah Teâlâ, büyük değildir, O En Büyüktür. Kainat, yaratıldığı günden beri dağı taşı ile Allahuekber diye haykırır bunun için. En büyük kanun budur. Sonunda gerçekleşecek olan da budur. Bu filmin sonu böyle bitecektir. Bunu herkes bilmelidir. Yeter ki insanlar, galibiyeti, zaferi savaşta yenmek olarak daraltmasınlar. Asıl galibiyet, düşmanının eline, onun ipini verip dolaşmasına, istediğini yapabiliyor gibi görünmesine ruhsat verecek güçte olmaktır.

Bu ümmet, insanlığı idaresi altında tutmakla yetinecek bir programla gelmemiştir. Bu ümmet, insanlık kadar iç hayatını da şekillendirmek için çıkarılmış bir ümmettir. Küfür ordularını dizginlemek kadar nefisleri de dizginlemeyi emreden bir program üzerinde yürür ümmet. Bunun için de, meydanlarda zafer kazanmak her şey sayılmaz onun için. Meydanlarda ve yüreklerde zafer kazanmaya kilitlenmiş bir ümmet için meydanlarda yenilmiş gibi olmak asla yok olmak değildir. Onun meydanlardaki yenilmişliği bile bir eğitim ve var olma nedeni olarak durur önünde. Bedir ile Uhud arasındaki irtibat da budur. İkisinde de netice Allahın hükmünün ve planının tecelli etmesidir. Uhud gibi bir sonuçtan sonra bile en üstün olma idraki buna denmektedir. Üzerimizde estirilen hezimet fırtınaları, bizi ezilmişliğe inandırma çabaları, geçici bir hastalığın ötesine gidemeyecektir. Allah, kendisine iman eden mümin kullarını mahcup etmeyecek ve iman en üstün olacaktır.