14. Cüzde geçen Hıcr suresi 54 ve 55. Ayetlerinde Yüce Allah Hz. İbrahim’e meleklerin çocuk müjdelemesi özerine İbrahim’in onlara: “Bana ihtiyarlık yapışmasına rağmen siz bana müjde mi veriyorsunuz, Ne ile müjdeliyorsunuz?” demesi üzerine meleklerin: “Bizler sana hakkı (gerçeği) müjdeledik, ümit kesenlerden olma” dediklerini haber veriyor. Böylece “Allah’ın rahmetinden ümit kesilmez” ilkesi bir kere daha tekrar edilerek Müslümanların çok ağır şartlarda bile birçok nimet elde edebilecekleri ümidini korumaları isteniyor. Hıcr suresi son iki ayeindeAllah’ü Teala: “Rabbini överek tesbih eyle, secde edenlerden ol ve sana yakin (tam kanaat) gelinceye kadar ibadet eyle” buyrularak “İşte bu kadar ibadet yeter” kanaatine varıncaya kadar ibadet edilmesinin de bir İslami ilke olduğunu ortaya koymuştur.

Nahil suresi ikinci ayette Yüce Allah: “Benden başka ilah yoktur, öyleyse bana sığının diye (insanları) uyarmak üzere kullarından diledikleri üzerine emrinden kaynaklanan bir vahy ile (öğretiler) indirir” beyanı ile inzar etmenin (uyarmanın) bir ilke olduğunu tekrar vurgulamıştır. Böylece halkı irşad ederken sadece müjde ile yetinmenin doğru bir yöntem olmadığını bildirmiştir.

Nahil suresi 50. Ayette Yüce Rabbimiz: “Allah adaleti, ihsanı (karşılık beklemeden iyilik yapmayı), çok yakınlara (mahremlere) vermeyi emrediyor; çirkin işlerden, dinin kabul etmediği şeylerden ve azgınlıktan nehyediyor” beyanlarıyla adaletli olmayı, bunun da ötesinde karşılıksız iyilik yapmayı ve kan bağı ile çok yakın olanlara zekat veya sadaka vermeyi; ayrıca fuhuş gibi çirkin işleri, dinimizin kabul etmediği davranışları, maddi ve manevi sınır tecavüzlerini yasaklamayı ilke haline getirmiştir. 91. Ayette ise: “Sözleştiğinizde sözlerinizi yerine getirin, teyit ettikten (imza attıktan veya sözüm söz dedikten) sonra yeminlerinizi bozmayın (anlaşma iplerini koparmayın)” Buyruğu verilerek “anlaşmalara bağlı kalma” ilkesi oluşturulmuş bulunmaktadır.

Aynı sure 125.ayette: “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütlerle davet et ve (mücadelenin) en güzeli ile mücadele et” emri verilerek “davetçinin bilgili, öğütlerinin de güzel olması, mücadelenin (tartışmanın) da en güzel sözlerle yapılması” ilkesi ortaya konulmuştur.

126. Ayette ise muakabe (cezanın karşılığını verme) de adil davranma ilkesi getirilmiş ve böylece haddin tecavüz edilmesi önlenmek istenmiştir. 127.ayette ise “sabır ilkesi  bir kere daha tekrar edilmiştir.

İşte mukabeleler okunan cüzde geçen tüm öğretileri tutulması ve anlatılan olaylardan ibret alınması ve ortaya çıkan tüm ilkelere bağlı kalınması için yapılmalıdır. Aksi halde adet kabilinden yapılan mukabeleden bir sevap kazanılamaz.

Meryem suresinin 34, 35 ve 36.ayetlerinde Yüce Allah Hz. İsa (as) ın beşikte: “Ben Allah’ın kuluyum, bana kitap verdi, beni Peygamber eyledi. Nerede olursam beni mübarek (hayırlı) kıldı ve bana yaşadığım sürece namazı ve zekatı vasiyet eyledi. Anneme iyilik yapmayı da (vasiyet eyledi), beni zorba ve şaki (kötü kişi) kılmadı. Doğduğum günde, öleceğim günde ve dirileceğim günde benim üzerimde selamet vardır. İşte Meryem’in oğlu İsa (as) budur; hakkında (ilah mı, peygamber mi, kul mu?) diye şüphe ettiğiniz kişi hakkında hak sözü budur. Allah için çocuk edinmek doğru değildir; onu tenzih ederim, O bir şeye hükmettiği zaman onun için “ol” der ve o da hemen olur. Allah benim de sizin de Rabbinizdir; ona ibadet ediniz, kıvamını bulan yol budur” dediğini bize aktararak Hz. İsa’nın Allah değil kul olduğunu bizzat kendisinin açıkladığını ve “Ona ibadet edin” diyerek İbadetin Allah’a yapılması umde ve ilkesini Hz İsa’nın ağzından ilan etmiş, Hıristiyanlıktaki “Rapp İsa” ve “üçün üçüncüsü” inancını reddetmiştir.

54 ve 55. Ayetlerde Yüce Rabbimizin “Kitapta İsmail’i de zikret; O sözünde sadık, hem Resul ve hem de nebi idi. Ailesine namaz kılmayı emrederdi, Rabbinin yanında razı olunmuştu” açıklamaları arasında Hz. İsmail’in ehline (ailesine) namaz ve zekatı emrettiğini de bildirerek kocanın ailede reis (amir) olduğu ilkesini ortaya koymuştur. Böylece aile reisliğinin kaldırılmasının ilahi  iradeye aykırı olduğu da anlaşılmaktadır.

97. Ayette: “Biz onu (Kur’an-ı kerimi) senin dilin ile kolaylaştırdık ki onunla Allah’a sığınanlara müjde veresin ve inatçı bir kavmi uyarasın” açıklamasıyla Yüce Allah tebliğ sisteminde hem korkutma ve hem de müjdelemenin ilke olduğunu tekrar etmiştir. Böylece sadece müjde ile yetinmenin Kur’an’a uygun bir tebliğ metodu olmadığı ortaya konmuştur.

Taha suresi 2 ve 3. Ayetlerde: “Kur’an-ı sana bedbaht (kötü kişi) olasın diye değil ancak Allah’tan korkan kişilere hatırlatma olsun diye indirdik” beyanı ile “İslam’ı kabul ettirmek için baskı yapılmayacağı, sadece hatırlatma ile yetinileceği” ilkesi getirilmiştir.

Yine Taha suresi 14.ayette Canab-u hakkın Hz. Musa’ya: “Şüphesiz ben Allah’ım benden başka ilah yoktur; bana ibadet et ve beni hatırlamak için namaz kıl” emrini vererek “Allah’tan başka ilah olmadığı ve ona ibadet edilmesi ve namaz kılınması” ilkesini bir kere daha tekrar etmiştir.

132. Ayette Yüce Allah: “Ailene namazı emret, sen de sabırla ona devam et” emriyle bu defa son peygamberi ailesine amir ve reis kılmıştır. Böylece tüm kocaların evin reisi olduğu ve eşleriyle birlikte çocuklarına emredebileceği ilkesi esaslandırılmıştır. İmam Gazzali’nin “İhyau-l-ulum” adlı eserinde: “Kur’an okuyana hitab eder” ifadesine göre bu ayet tüm Kur’an okuyan ve dinleyenlere hitap etmekte olup buradan herkesin buradaki ilahi emre uyması gerektiği anlaşılmaktadır.

İşte mukabeleler ayetlerde geçen tüm emirleri ve kıssalardan çıkan dersleri dikkate almakla birlikte bu ilkelere de uymak amacıyla okunur ve dinlenirse o zaman sevap kazanılır; yoksa solunum yollarına spor yaptırmaktan başka bir işe yaramaz.