Müslümanlığımızın en büyük toplumsal sorumluluğu iyiliği emredip kötülükten men etmesi olmalıdır. Bu sadece ferdi ilişkilerimizde değil toplumlar ve devletler arasındaki ilişkilerde de geçerlidir. Ama günümüzdeki yaşananlara baktığımız zaman bu sorumluluğun hakkıyla yerine getirilmediğini görüyoruz. Yine de ümitsizliğe kapılmamamız gerekiyor. Çünkü bugünkü temel sorunlara çözümün adresi yine bil kuvve Müslümanlardadır. Ama bunun için zihni ataletten kurtulup dinamik bir düşünce evrenine geçilmesi elzemdir.

Bu düşünce evreninin Müslümanca çözümler sunabilmesi, vahyin kuşatıcı ölçüsü ve Peygamberimizin aydınlatıcı örnekliğinin günümüze doğru bir zeminde taşınabilmesiyle mümkündür. Çünkü geçmişin bize sunduğu tecrübe ne kadar önemli ise çağımızın birikimi ve bilinç düzeyi de o kadar önemlidir. Geçmişi olduğu gibi günümüze taşıma şansına sahip değiliz. Onun için geçmişin sunduğu temel ilkeler ve değerler üzerinden günümüzü inşa etme çabası bizim için değerli ve isabetli olandır. Vahyin somutlaşmış hali olan Peygamberimizin örnekliği bu konuda bize önemli imkânlar sunmaktadır. Onun hayatının her aşamasında ortaya koyduğu temel değerleri anlayıp günümüze taşıyabilmek en büyük başarımız olacaktır.

Wadah Khanfar’ın Peygamber Efendimizin hayatını siyasi ve stratejik yönden ele alan kitabında günümüz için önemli veriler sunuyor. Kitabın önsözünde dünyanın güç dengesini şekillendiren 4 lideri örnek verir: Darius, Büyük İskender, Jül Sezar ve Justinian. Bunların başarılarını aynı yönteme başvurmalarıyla yani askeri girişimle açıklar. Bu yöntemle imparatorluk ve ulus aidiyetini artırarak kimlik asabiyetini öne çıkarmışlar, otoriteyi güçlendirerek gücü şahıslarında temerküz ettirmişler, serveti büyütürken belirli ellerde toplamışlardır. Böylece güç dengelerini bir kişinin veya grupların lehine çevirerek tarih sahnesinde etkili olmuşlardır.

Bu şahısların tarihteki etkisine karşı Peygamber Efendimizin yaptığı köklü devrime de atıf yaparak onun özü itibariyle diğer yöntemlerden farklı olduğuna değinir. Efendimiz, kimlik aidiyetini değil evrensel hitabı, otoritenin merkezileşmesini değil, otorite karşısında özgürleşmeyi, servetin belirli ellerde toplanmasını değil tabana yayılmasını esas kabul eden bir strateji üretmiştir.  

Günümüze dönüp baktığımızda yaşadığımız sorunların geçmişten pek farksız olmadığını görebiliyoruz. Her ne kadar küreselleşmiş bir dünyadan bahsedilse de, hayatımızda kimlik asabiyetlerin önemli bir yer tuttuğu aşikâr. Her ne kadar demokrasiye vurgu yapılsa da gücün ulus devlet veya küresel odakların elinde toplandığı inkâr edilemez bir gerçek. Her ne kadar zenginliğin arttığı iddia edilse de servetin küçük bir azınlığın tahakkümünde olduğunu biliyoruz. O zaman çözümün adresini farklı yerlerde aramamıza gerek yok. Efendimizin evrensel hitaba, özgürleşmeye ve adil paylaşıma dönük çabasını günümüze aktarabilmeyi başarmalıyız.

Aslında insanların fıtratı yani istekleri ve beklentileri değişmiyor. Herkes insanca yaşamak, temel ihtiyaçlarını rahatça gidermek ve kendilerini güvende hissetmek istiyor. Adaleti, özgürlüğü ve eşitliği arzuluyor. Bu 2000 yıl önce de, 1400 yıl önce de böyleydi, günümüzde de böyle. Bu beklentileri karşılamak için ortaya koyacağımız ilkeler geçmişte de günümüzde de aynıdır. Önemli olan bu ilkelerin zamanın ve mekânın ruhuna uygun bir şekilde hayata geçirilebilmesidir.