Aynı dönemde çok cephede mücadele etmek durumunda kalmak
geçmişte benimsenin isabetsiz tercihlerin bir sonucudur. Durum böyle olunca son
on yılda uygulamaya konmuş politikaların başarısız olduğunu, halktan alınan
desteğin olması gereken çizgide kullanılamadığını düşündürüyor. Küresel
koşullara bağlı olarak içeride yaşanan faiz tartışması, ekonomi cephesinde tam
bir açmaza düşüldüğüne işaret ediyor; Ortadoğu daki gelişmeler ise dış
politikanın iflas aşamasına geldiğini hesaba katmayı zorunlu kılıyor. Siyasi
iradeyi oluşturan koalisyon içindeki çatırdamanın yarattığı olumsuzluklar ise
saymakla bitmiyor, sosyal alanda insanlarımızı birbirine karşı kışkırtarak gün
kurtarılmaya çalışılıyor. Böylesi kaotik ortamlarda gündeme getirilen açıklamaların
mutlu sona ulaşması, verilen sözlerin tutulabilmesi pek mümkün görünmüyor.
Bu yazıda iç ve dış siyaset konusundaki kırılganlıkları
bir kenara bırakıp, faiz tartışması şeklinde karşımıza çıkan olumsuzluğu
irdelemeye çalışalım. Her şeyden önce gaz-fren tartışması ile başlayıp bugün
Merkez Bankası ve Ekonomi Yönetimi ile Başbakan ve iş dünyasının bir kısmı
arasında hacimli bir gerilime dönüşen konu basit olduğu için geçiştirilebilecek
bir polemik konusu veya iç siyaset malzemesi değildir. Küresel koşullar
değişmiş, ülkemizdeki siyasi irade ile yabancı sermaye arasındaki menfaat
ilişkisi bozulmuştur; bu durum hükümetin yönlendirmesi doğrultusunda aşırıya
kaçan oranda risk alan iş dünyasını da çok zor bir konuma düşürmüştür. Hal
böyle olunca zaten çok sorunlu olan sistemik yapı kırılganlaşmış, şuursuz
eğilimler çok ciddi bir başağrısına dönüşmüştür.
1980 öncesinde Türkiye Ekonomisi kısmen dışa kapalı,
rekabetin olmadığı, potansiyelli ve bakir bir görünüm arz ediyordu. Faizlerin,
döviz kurunun ve vergi oranlarının hangi düzeyde olacağı siyasi irade
tarafından belirleniyordu; başka bir deyişle Merkez Bankası özerk değildi, para
ve maliye politikası uygulamaları Başbakanların tercihine göre şekilleniyordu.
Daha sonra giderek hızlanan bir şekilde durum tümüyle değişti ve bu süreçte
kriz olarak tanımlanan ciddi sarsıntılar da yaşandı. Türkiye nin geleceğini
belirleme erki yabancı sermayeye ve onu yönlendirenlerin kontrolüne geçti;
küreselleşme denilen kuralsızlığın mecburen benimsenmesi yaşanan değişiklikte belirleyici
oldu. Özetle söylemek gerekirse son 30 yılda Türkiye nin ekonomik yapısı
tümüyle değişti, sosyal ve siyasi farklılaşma bu durumun bir sonucu niteliğinde
gelişti.
Bugün için faiz oranlarının, döviz kurunun ve vergi
oranlarının hangi düzeyde olacağı büyük ölçüde yabancı sermaye tarafından
belirleniyor. Daha açık söylemek gerekirse yabancı sermayenin desteklemediği
politikalar başarısızlığa mahkum oluyor. Sermaye girişi azalınca döviz kuru
yükseliyor, enflasyon baskısı buna bağlı olarak artıyor, paniği önlemek ve
gelişmeleri kontrol altında tutmak adına faizler mecburen yükseltiliyor; bu
süreçte ekonomi hızla durgunlaşıyor, cari açık küçülür iken bütçe açığı yeni
rekorlara koşuyor Böylesi bir duruma sebep olan siyasiler telef olmaktan
kurtulamıyor Siyasi iradenin haklı gerekçelere sahip olması sonucu
değiştirmiyor. Birilerinin, hükümet kurabilse bile iktidar olamaması durumu bu
sistemik kurgunun sonucu olarak karşımıza çıkıyor.
Bugün için yabancı sermayenin kabul etmeyeceği oranda
faiz düşürmeye çalışmak, buna direnen Merkez Bankası üzerindeki baskıları
arttırmak basit bir görüş ayrılığı değildir. Yabancı sermaye oyunun kurallarını
belirlediği yerlere bile gitmekte isteksiz bir tavır sergiler iken, benim
dediğim olacak diye tutturursanız onların sağladığı tüm katkıları da unutmak
zorunda kalırsınız. Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en ağır ve en uzun süreli
krizini yaşamadan kendi geleceği üzerinde belirleyici hale ne yazık ki gelemez.
Faizleri zorla düşürmeye çalışanlar krize ve faizlerin çok daha fazla
yükselmesine sebep olmaktan kurtulamazlar.
Ayağını yorganına göre uzatamayanlar kendi geleceği
üzerinde belirleyici olamaz. Hem bu hesapsızlığı yapan hem de temel
değişkenleri kendi çıkarına göre belirleme kavgasına girenler, ne yaptığını ve
kime hizmet ettiğini bilmiyor olabilir!... Ekonomi cephesinde yaşanacak yıkıcı
sarsıntılar içeride ve dışarıdaki siyasi mücadelelerin de kaybı anlamına
gelebilir