Avrupa Birliği (AB) ve Almanya’da yaşanan son gelişmeler, fabrika ayarlarına dönen “Avrupa Medeniyeti”nin gerçek yüzünü bir kez daha ortaya koymuş durumda.
Bu bağlamda Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri ve cami cami Müslüman peşinde koşan ve onları fişleyen, listelerle afişe eden Almanya’nın içler acısı durumu akıllara Samuel Huntington’un “Medeniyetler Çatışması” tezini bir kez daha getiriyor. Avrupa üzerinden, tüm insanlık adına alarm çanları çalıyor.
AB’nin geleceğinin bölünmeye doğru yöneldiğiyle ilgili somut sinyaller veren bu seçimlerde, Belçika’da da ayrılıkçıların güç kazanması, Avrupa’da “bölünme” sürecinde önemli sembolik gelişmelerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Avrupa Birleşik Devletleri’nin başkentinin bulunduğu ülke, kendi içerisinde bölünüyor. Bu durum bile, aslında başlı başına AB’nin içinde bulunduğu durumu özetlemeye yetiyor.
Dolayısıyla, söz konusu seçimler sonuçları itibarıyla “sürpriz” olarak karşılanmasa da, orta-uzun vadede yaşlı kıtada politik dengeleri sarsma potansiyeli ile bir endişe kaynağı. Nitekim, Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, “Seçim sonuçları sadece Fransa için değil Avrupa için sorundur” açıklamasını yapma zorunluluğunu hissetmiş durumda.
***
Fransa’da gerçekleştirilen AP seçimlerinde birinci gelmesi beklenen Marine Le Pen’in liderliğindeki aşırı sağ ve İslam karşıtı parti Ulusal Cephe’nin tahminlerin üzerinde bir oy alarak açık arayla birinci gelmesi, Fransa Cumhurbaşkanı’nı böylesi bir tarihi itirafa, hatta uyarıya itmiş görünüyor.
AB’nin diğer üye ülkelerinde de aslında durum çok farklı değil. Örneğin, Almanya’da Başbakan Angela Merkel liderliğindeki Hıristiyan Birlik Partileri oy kaybına uğrarken; Yunanistan’da radikal sol önde, Bulgaristan’da muhalefet kazanmış durumda. Avusturya’da aşırı sağcılar üçüncü sıraya yükselirken, Belçika’da ayrılıkçılar büyük bir zafer kazanmış bulunuyor.
İngiltere’de ise daha çok Avrupa Birliği ve Euro karşıtı olarak ön plana çıkartılan ama göçmen karşıtı görüşleriyle de bilinen Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) önde gidiyor. Bu gelişme, üç aşağı beş yukarı diğer AB üyesi ülkelerde de kendisini gösteriyor.
***
Sandıklardan çıkan bu sonuç; radikal, hatta marjinal partilere, gruplara yönelik artan eğilimler ve buna karşılık merkez partilerin güç kaybetmeye başlamasıyla birlikte, Avrupa demokrasisinin ciddi anlamda bir türbülansa girmeye başladığını gösteriyor.
Bu hususun, Batı’daki krizin daha da derinleşmesiyle birlikte bir dünya sorununa dönüşmesi ise kaçınılmaz görünüyor.
1929 ekonomik krizi ve sonrasında yaşanan hızlı gelişmeler nasıl bir dünya savaşı ile neticelenmiş ise, bunalıma giren Batı’nın bir savaşa daha girmekten kaçınmayacağı anlaşılıyor. Bir diğer ifadeyle, kapitalizm içersine girdiği bunalımdan kurtulmak için savaş dâhil her türlü yola başvurabilir ki, bunla ilgili güçlü sinyalleri aslında bir süredir göndermeye başlamış durumda.
Bu bağlamda Ukrayna-Kırım krizi, öncül deprem olarak adlandırılabilir. Afrika’da klasik sömürge dönemine dönüşü andıran askeri müdahaleler de bu sürecin bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.
***
Avrupa’nın bir dünya savaşına ve ötekilere yönelik soykırıma kadar varan ırkçılık tarihinin en temel göstergelerinden birisi de hiç kuşkusuz Almanya örneğidir. Geçtiğimiz günlerde Almanya’nın Aşağı Saksonya Eyaleti Yeşiller Milletvekili Belit Onay’ın NSU cinayetleri esnasında adı birçok skandala karışan “Verfassungsschutz” (Anayasa Koruma Örgütü), yani Almanya iç istihbarat birimiyle ilgili ortaya attığı iddia oldukça dikkat çekici oldu.
Anayasa Koruma Örgütü’nün eyalette sürekli Cuma namazına giden yüzlerce Müslüman’ı fişlediğini, “İslamist Listesi” adı altında bir broşür yayımlayarak Müslümanları hedef gösterdiğini ortaya koyan Onay’ın bu iddiaları, başkalarına demokrasi dersi veren Almanya’nın geldiği noktayı göstermesi açısından oldukça önemli.
Bu husus, özellikle de Anayasa Koruma Örgütü’nün faaliyetleri noktasında bizim açımızdan hiç de sürpriz bir durum değil. Bunla ilgili bir takım iddia ve şikâyetler uzun yıllardır dillendiriliyor. Örneğin, Alman kamuoyunda ve Naziler arasında bilinen isimlerden Thomas Dinele’in gündeme getirdiği iddialar halen akıllarda. Anayasayı Koruma Örgütü’nün kendisini ajan olarak nasıl ve kimlere karşı kullandığını, bu işinin karşılığında aldığı paralarla neler yaptığını açıklayan Dienel’in, “Nazi örgütlenmelerine kaynak Alman devletinden” iddiası halen arşivlerdeki yerini koruyor. İsteyen bakabilir.
Açıkçası, Almanya’da Anayasa Koruma Örgütü’nün anayasal suç işlediği bir ortamda Avrupa’nın fazişme, ırkçılığa, yabancı düşmanlığı ve Müslümanlara yönelik tavrı ve bu tür grup-partilerin hızlı yükselişi daha net anlaşılıyor.
Avrupa, “ötekiler” ile hızlı bir hesaplaşmaya doğru gidiyor!