Şarkılarda çok dile getirildi, şiirler söylendi, uzun havalar kaval eşliğinde seslendirildi. Anlatılan hiçlikti, anlaşılmayan ise dünya. Yalan dediler, rüya dediler, işte geldik gidiyoruz dediler ama olmadı. Asırlar geldi, asırlar geçiyor ama anlaşılmadı. Anlayanlar oldu, onlar da sürekli unuttu ve hatırlatanlara kızdılar, kırıldılar. Âşıklar vurdu saza, âlimler sohbetlerde haykırdı, bilgeler en derin cümleleri kurdu, anlattılar da anlattılar ama olmadı. Ne dünyaymış be. Sona doğru yol verdikçe aldattı, kendine çektikçe kandırdı, zamanı tükettikçe bitmeyecekmiş gibi hissettirdi, acımadan, üzülmeden, kimsenin gözünün yaşına bakmadan aldattı, aldatıyor.

Geçmiş sonsuzluk ve gelecek sonsuzluk arasında bu kadar kısa bir zamanda bu nasıl maharettir, bu nasıl bir kandırmacadır. Eskiden çok daha uzun yıllar yaşayan insanlara demişler ki: “Sizden sonra ortalama 70-80 yıl yaşayacak nesiller gelecek.” Onlar da hemen şu soruyu sormuş: “Onlar kendilerine kalacak ev yapacaklar mı?” Kalacak eve bile gerek yok dedikleri zamanlar, bazı insanların hiç kalmadığı evlere sahip olduğu zamanlar, bazılarının ise kira ödemekten canının çıktığı zamanlar. İnsan bazen zamana mı, hayata mı yoksa dünyaya mı kızsın bilemiyor. Cem Karaca’nın dediği gibi: “Dörtnala gidiyoruz bizi bekleyen yere.” Nerde o son durak, bizi kim ve neler bekliyor, şimdi ne yapıyoruz, sonra ne olacak? Yaşadığımız dünyayı ne kadar biliyoruz, gittiğimiz yerden haberimiz var mı? Sorular bitmiyor.

Bu hayatı nasıl tarif edersin deseniz, “Aklınızdaki sorulardan başlayın” derim. Hayat gerçekten sorulardan ibaret değil mi? Sorular, cevaplar, cevaplanmayan ve cevaplanamayan sorular. İnanılan ve inanılmayan sorular. Bazılarımızın inanıp, bazılarımızın inanmadığı sorular. Aklımızdaki sorular, sorabildiklerimiz ve soramadığımız sorular. İşte gördünüz mü, hayat nasıl da sorulardan ibaret. Öyle değil mi? Sorular, cevaplar, düşünceler, işte bunlar yaşam belirtisidir. İnsan soru sormazsa, düşünmezse, cevapların peşinden gitmezse ölür. İnsan, aklını yürütmediği zaman ruhen, kalbi durduğu zaman bedenen ölmüş demektir. İşte en büyük soru, ölüm.

Ölüm mü, doğum mu? Doğum dediğimiz ölmek, ölmek de gerçekten doğmak olmasın. Eğer gerçek olan son yaşanan ise ölüm gerçekten doğmak olabilir. Son kez, sonsuza dek. En zor ve konuşulması en can sıkıcı şeylerden biridir ölüm. Sürekli aklımızda olsa yaşamın da tadı tuzu kalmazdı herhalde. İşte bu sebepten olsa gerek, unutmak ne büyük bir nimet. “İnsan unutmasa kafayı yer” derler. Bir şey yaratılmışsa sebebi vardır, bunlardan biri de unutmaktır elbet. Unutmasak ne zor olurdu hayat. Farz et ki bu konuyu unuttuk.

Zor zamanlardan geçiyoruz gerçekten. Alım gücünün düştüğü, rakamların şiştiği, ihracatın konuşulup ithalatın ağza alınmadığı, yoksulun görmezden gelinip, sırça saraylarda oturanların örnek gösterildiği, kendi parası olsa kuruşuna kıymayacak kişilerin devlet malını deniz misali yiye yiye bitiremedikleri bir zamandan geçiyoruz. Zor, sıkıcı, üzücü, bunaltıcı, boğucu bir zamandan geçiyoruz. İnsanların açlık sorunu ile yüz yüze geldiklerini, etin, sütün, peynirin fiyatlarının yok ya bir dakika. Anlatmaya gerek yok, zaten görüyor ve yaşıyorsunuz. Herkes ne durumda olduğumuzu çok net biliyor. Bilmediklerinden değil, işlerine gelmediğinden susuyorlar. Susma kardeşim, vicdanına yönel, Allah’tan kork, insafın yok mu senin, şunun şurasında daha ne kadar ömrün kaldı ki!

Cem Karaca ile kapatalım. “Doğuma da ölüme de çiçekler yolluyoruz” demiş merhum Cem Karaca. Ne kadar güzel söylemiş, doğuma da ölüme de çiçek gönderen insandan ne bekliyoruz ki?