Bir an okulların olmadığını düşünelim. Acaba neyi, nereden ve nasıl öğrenirdik? İlk bilgileri aileden öğrendiğimizi farz edelim. Eve sığmayan, sokağa taşan bilgileri öğrenmek için ne yapacak, kime müracaat edecektik? Gördüklerimiz, duyduklarımız, gezdiklerimiz ve de sezdiklerimiz en etkili öğretmenlerimiz olacaktı belki de.

İlk öğretmenimiz olan “gördüklerimiz” aynı zamanda fenomenoloji olarak da bilinen “görüngü bilim”in başlangıcını teşkil eder. Gördüklerimiz bilincimizden bağımsız şeyler olmadığına göre gerçekliklerini tartışmak her zaman için felsefenin iştahını çeker. “Yalan söylemiyorum, gözlerimle gördüm!” diyen kişinin gözlerine yüklediği anlamı bir düşünün. “Gözün gördüğü doğrudur” hükmünü nasıl da takdis etmektedir.

Akıl bir bilinç üzere korelasyon kuruyorsa orada sahih bir bakış var demektir ve buna gerçek anlamda “görmek” diyebiliriz. “Devenin nasıl yaratıldığına bakmıyor musunuz, göğü nasıl yükselttiğimize de.” Gaşiye Suresi 17. ayette yer alan istifhamlı vurguya dikkat kesildiğimizde bakmanın sonucu illaki olumlu seyredecek bir hakikate işaret ettiği görülecektir. Devenin ve gökyüzünün ilahî heybet ve mimarisi bakıldığı zaman görülebilecek derecede aşikârdır. Nazar etmek (bakmak) burada görmekle aynı anlama hizmet etmektedir.

Görmek, gördüğü şeyi doğrulayan bir öğretmendir. Doğrulamanın yolu doğru bakmaktan geçer. İkinci öğretmen duymaktır. Duyduğu şeyleri rivayet ve de şayia olarak değil de bilgi olarak gören kişiler yanılgılarına karşı kör ve sağırdırlar. Malumatfuruşluğu entelektüellik zannederler. Hurafelerin ve batıl inanışların büyük kısmı bu duyumla birlikte kulak misafirliklerinden kaynaklanır. Mevlana’nın ifade ettiği hakikate kulak verirsek mesele daha bir vuzuha kavuşacaktır: “Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür.”

Gezmek de öğretici bir öğretmendir. “Yediğin içtiğin senin olsun, bize gezdiğin yerleri anlat” diyen kişiyi anlamaya yakın bir hassasiyet geliştirir. Gezmek öğretmeni yiyip içtiklerinden bahsediyorsa şayet, bu onun yaptığı gezinin bir süreği yani lezzet coğrafyası olduğu içindir. Gezmekle insan okulun vereceği şeylerden çok daha fazlasını öğrenebilir. Yine Kur’an’a dönelim ve Ankebut Suresi 20. ayete doğru tefekkürle gezintiye çıkalım: “De ki: Yeryüzünde bir gezinin de bakın O’nun yaratma işini başlangıçta nasıl yaptığına.” İnsan gezdiğinde görür, gördüğünde anlar, anladığında idrak eder ve idrak ettiğinde bulur! Bakmanın gezmeye benzeyen tarafı burada yatmaktadır. Temaşa da gözün seyr-ü seferidir. Bunu daha hızlı ve daha çabuk yaparsanız o zaman “göz gezdirmek” olur. Yani göz sizi gezdirmiyor, siz gözü gezdiriyorsunuzdur.

Gezmek yerinde durmamaktır. Yerinde durmamak ilk bakışta sabitesizlik gibi anlaşılabilir. Lakin sürekli cevelan ve devinimin düşünceye dinamizm katıp yakıt takviyesi yapan bir tarafı olduğunu da gözden ırak tutmamak lazımdır. “Durup düşünmek” diye bir tabir olduğunu bilmez değilim. Düşünmek için önce durmanın gereğine işaret ediyor kuşkusuz. Durmadan düşünmenin zorluğuna bir göndermedir. Buradan durağan düşünme anlaşılmamalıdır. “Dur ama bir düşünme miktarı kadar” demektir. Durup kalmaya, duraklamaya ve durağanlığa buradan pay çıkarmak mümkün değildir.

Sezgiler de ansızın derslerimize giren öğretmenlerimizdir. Hissikablelvuku adlı bu öğretmen hayatımız boyunca değişik zamanlarda içimize kapalı zarf usulü, çok gizli damgalı mektubunu bırakıp gider. Bir çiçeğin toprakta açması gibi o da içe doğar. Söyleyene bakma söyletene bak, aklıma gelen başıma geldi, ben bunu daha önce yaşamıştım, rüyamda gördüğümün aynısını dünyamda yaşadım gibi mistik tecrübelerin büyük bir kısmı cep harçlığı kıvamında nereden geldiği bilinmeyen adresi belirsiz öğretmenimizdir.

Bir an okullarımızın olmadığını düşünelim. Cehalet kılık değiştirip acaba nerelerde dolaşırdı? Görme, duyma, gezme ve sezme öğretmenleri atanmalarını beklemeden nasıl da özel dersler verme yarışına girerlerdi. Korkmayın, benimki sadece olanaksız bir şeyi farz etmekten ibaret; yani bir muhali farzla nişanlamak. Bu yakınlaşmadan bir farzımuhal elde etmek.