Sistemin işleyişinde bir yanlışlık olduğu, bir şeylerinin söylenen ve yazılı olan kurallara aykırı geliştiği hususunda sanıyorum şüpheye hiç gerek yok. Çoğu zaman ideolojik ve kişisel tercihler Anayasa ve yasalarda ortaya konulmuş olan esaslara aykırı olabiliyor. Böyle olunca da toplumda sürekli huzursuzluk ve giderek de toplumun bir kesimi ile diğer kesimi arasında güvensizliğin gelişmesine yolaçıyor.

Haksızlığa uğrayan, bazı haklarını kullanamayan geniş kesimler bir uzlaşmaya varabilmek için çözümler üretmeye çalışıyor, teklif olarak ortaya atıyor ama, belli çevreler inatlarında direnmeyi tercih ediyor. Direnmenin de ötesinde sisteme müdahele  ederek zulmün  boyutlarını geliştiriyorlar. Kısacası bu ülkede birileri kendilerini milletin üstünde görüyor ve milleti sürekli olarak güdülecek bir sürü gibi algılıyor. İşte bu noktada milletin de seçimlerde oy verip Ankaraya gönderdiklerine bir takım sistem dışı müdaheleler söz konusu olduğunda toplumun, yüksek sesle , "Neler oluyor arkadaş!.. Siyasi iktidarı ben getirir, istediğim zaman da ben götürürüm" diyemiyor olması sanırım sistemin rayına oturmayışında önemli bir etken olarak karşımızda duruyor.

Yeni Asya Gazetesi İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutluların önceki gün verdiği konferansı dinlerken gördüm ki, bazı çevrelerin dayatmaları, yargıya ideolojik ve şahsi yaklaşımların hakim olması gibi hususlar toplumun değişik kesimlerinde sabrı taşırmaya başlamış. Sözgelimi Kutlular "Millet olarak atanmışlara yeter artık diyebilmeliyiz" derken toplumun olaylar karşısındaki ilgisizliğinden şikayetini dile getiriyordu. "Yeter artık" demek için, taşa, sopaya, silaha da gerek olmadığını, önemli olanın milletin seçtiklerine sahip çıkması olduğunu hatırlatıyordu.

Kutlular milletin hak ve özgürlüklerini kullanmasını engelleyenlere karşı duyarsızlığını anlatmak için arada bir de fıkralar anlatıyordu. Bu Pazar günü  fıkralardan ikisini aktarmak istiyorum.

Milletin vurdum duymazlığını anlatmak için aktardığı ilk fıkra şöyle:

Zenginin biri yanında dalkavuğu ile yürürken önlerinden giden adamın güneşten parlayan kalın ensesini görür. Yanındaki dalkavuğa öndeki adamın ensesine okkalı bir tokat indirdiği takdirde kendisine bir kese altın vereceğini söyler. Dalkavuğun işi budur. Efendisini memnun etmek ve ondan alacağı bahşişlerle hayatını sürdürmek. Bir kese altını duyan dalkavuk koşarak öndeki adama yetişir ve yanına varır varmaz da adamın ensesine şaplağı yapıştırır. Tokadı yiyen adam hışımla geri dönünce, dalkavuk; "Vayy,  Ahmet nerelerdesin Seni yıllardır göremiyorum" diyerek karşı yumruktan kendisini korumaya çalışır. Ensesine tokadı yiyen, Ahmet olmadığını söyleyerek dalkavuğu yanından uzaklaştırır.

Hemen efendisinin yanına koşan dalkavuk vaadedilen bir kese altını alarak kuşağının arasına yerleştirir.

Efendinin maksadı dalkavuğu önden giden adama dövdürtmektir. Eğer bir tokat daha atabilirse kendisine bir kese daha altın vereceğini söyler dalkavuğuna. Altını duyan dalkavuk yine koşarak gider, öndeki adamın ensesine bir şaplak daha aşkeder. Yine ensesine tokat vurduğu adamı bir dostuna benzettiğini söyleyerek özür diler. Adam bu defa da  dalkavuğu bırakır.

Kısacası, dalkavuk üçüncü defa yine bir kese altın uğruna önden giden adamın ensesine tokadı yapıştırdığında bu defa ayaklarının yerden kesildiğini hisseder ve , "Arkadaş. Bana hiç kızma. Sende bu haşmetli ense arkadan gelen  adamda  kese kese altınlar olduğu sürece daha çok şaplak yersin.." der.

Kutlular, yine milletin sıkıyı görünce seçip gönderdiği insanları yarı yolda bırakışlarını anlatmak için de şu çok bilinen fıkrayı anlattı.

Timur Anadoluyu istila etmiş, karargahını da Akşehire kurmuş. Ancak, bir süre sonra Timurun ordusundaki filler etrafta hiç bir şey bırakmaz olmuş. Halk perişan, fillerden kurtulmak için sızlanıp durur.

Nasreddin Hoca, halkın sızlanması karşısında, "Haydi birlikte Timura gidelim ve derdimizi anlatalım" der. Halk arkada Hoca önde Timurun karargahına varırlar. Ancak, Hoca arkasına bakar ki kimse kalmamış. Karargahın kapısında tek başına kalakalmış.

İzin isteyip Timurun huzuruna çıkar. Hocayı karşısında gören Timur ne istediğini sorduğunda, "Efendim. Halkımız fillerinizi çok sevdi. Yalnız bunların hepsi erkek olduğu için canları sıkılıyor. Dişilerini de istiyorlar" der. Bu teklif Timurun hoşuna gider ve isteğini yerine getireceğini söyler.

Timurun karargahından çıkan Nasreddin Hocayı gören herkes yanına koşarak, ne olduğunu Timurun filleri götürüp götürmeyeceğini sorarlar.

Hoca gülerek, "Hayır. Götürmeyecek. Dişilerini de getirecek." karşılığını verir.

Yani, yeri geldiğinde bedel ödemeyi göze alamayanların haklarına sahip çıkmaları mümkün olmaz.

Kutluların konferansı tabi ki bu iki fıkradan ibaret değil. Günümüz Türkiyesindeki gelişmeleri aktarırken yaptığı "kamusal alan" tarifini de aktararak yazımı noktalamak istiyorum:

"Devlet millet içindir. Kamusal alan falan yoktur. Kamusal alan milletin alanıdır."

Bu tesbitlere hiçbir itirazımız olmamakla birlikte yarın zamanı geldiğinde şu günlerde sisteme müdahelenin haklılığını ve kamusal alan tariflerinin gerekliliğini savunan zihniyetin sahiplerine destek verip verilmeyeceği çok daha önem kazanıyor.