Mirasımız ve Burak derneklerinin destekleri ile Minare Turizm şirketinin organizesinde 22-27 Mayıs 2014 tarihlerinde 5 günlük Kudüs ziyareti yaptık.

Ziyaret grubuna “tarih rehberliği” hizmetinde bulunduk.

Mescidi Aksa, Kudüs ve Filistin’in tarihini bir iki cümleyle hatırlayalım:

İsra ve Miraç olayı ile beş vakit namaz ümmete farz kılınmış, kıble olarak da çevresi Mübarek kılınan Mescidi Aksa gösterilmişti. 16-17 ay ümmetin kıblesi olmuştu. Hicretin 15. Yılında, Hz. Ömer döneminde Kudüs ve genelinde Filistin fethedilerek İslam devletinin sınırları içine katılmıştı. 1099 Miladi yılda başlayan Haçlı istilası ve işgali 88 yıl sürmüş, 1187 yılında Selahaddin Eyyubi tarafından yeniden geri alınmıştı. 1516 yılında Kudüs ve Filistin, Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı sınırları içine katıldı. Bu tarihten 1914 yılına kadar yani 400 yıl bölgeye refah ve huzur hâkim oldu.

1914 yılında bölgeye olağanüstü yetkilerle atanan, İttihatçı cuntacıların başlarından olan Cemal Paşa, Zeytindağı’na kurduğu karargâhla Filistin ve Suriye’de yeni bir dönemin habercisi oldu. Arap dünyasındaki başkaldırı emarelerini değerlendiren Paşa, verdiği idam kararları ile kantarın topuzunu kaçırmış, kurunun yanında yaşları da yakmıştır. Üstüne üstlük İngiliz dostluğu ile tanınan ve 2. Abdülhamid Han tarafından İstanbul’da göz önünde bulundurulan Şerif Hüseyin Paşa, İttihatçı cuntacıların basiretsizliği ile Hicaz valisi olarak atandığında dananın kuyruğu kopmuştu:

İngilizler Cemal Paşa’nın yaptığı idamları da kullanarak Şerif Hüseyin isyanını kotarmışlardı.

1917 yılında bölgeyi kontrol eden Yıldırım Ordularımız, General Allenby kumandasındaki İngiliz ordusunun saldırısına direnemeyerek, adeta silah bie atmadan Adana’ya kadar çekildiklerinde Mescidi Aksa, Kudüs ve Filistin’in birbirinden beter kötü yılları başlamış oluyordu.

Bu yıl Cemal Paşa’nın bölgeye gidişinin 100. yılı. Dünyanın kanayan başka bölgeleri barışa kavuştu, istikrarı yaşadı, tekrar kaosa sürüklendi ya da huzura kavuştu. Ama Filistin 100 yıldır hala ayağa kalkamadı, hâlâ Kudüs ağlıyor, hâlâ Mescidi Aksa adeta esaret altında. Yapılan zulümlerin hangi birisini sayacaksınız:

İşgalci Siyonist İsrail’in Filistin halkına yaptıklarını burada anlatmaya sayfalar yetmez. Lakin biz sadece Mescidi Aksa’nın başına gelenlerden örnekler verelim.

İşgalci terör içine kadar her an girebiliyor, cinayetler işlenebiliyor, Müslümanlar içeriye sokulmuyor, içerde yangın çıkarılıyor, altı oyulup yıkıma zorlanıyor, çevresi kamusal alan ilan edilip konumu değiştirilmek isteniyor, zaman veya mekan esaslı bölünmek isteniyor, ezanı kameti, Kuran’ı, zikri susturulmak isteniyor… Daha nice ifrit plan işgalci Siyonistler tarafından devreye sokulmak isteniyor.

Mescidi Aksa, Kudüs, Filistin ve burada yaşayan mazlum Müslümanları bu 100 yıllık cendereden kurtarmak bir tek devletin altından kalkabileceği bir yük değil.

Ey Müslüman devletler, ey Türkiye, ey Müslümanlar, ey işbirlikçi idareciler! Aklın yolu bir, çözümün yegâne formülü belli. O da İslam Birliği, İslam Birleşmiş Milletler teşkilatının kurulması, İslam ortak savunma işbirliği ve bunların gerektirdiği kurumlar!

Bunun dışında bir kurtuluş yolu yok, bunun dışında Allah’ın yardımını ummak boşuna!..

Neredesiniz

Ne zaman birlik olacaksınız

100 yıldır çektiği yetmedi mi Mescidi Aksa’nın, Kudüs’ün, Filistin’in

Sıra size gelince mi uyanacaksınız O zaman çek geç olmayacak mı

Hani İslam Birliği!

Filistinli Müslümanlar üvey mi

Mescidi Aksa üvey mabed mi

MANDALAR VE SIRTLANLAR

Yaşantı böyledir, büyük ormanda,

Hep birlikte yaşar, sürüyle manda!

Peşinde sırtlanlar dolanır her gün,

Rızıkları manda, aynı zamanda!

Mandalar gezerler hep de sürüyle,

Sırtlanların işi yalnız biriyle!

Bu koca hayvanlar birlik oldukça,

Sırtlanlar yetinirler izleriyle!

Akılsız bir manda birlikten şaştı,

Fırsatçı sırtlanlar derhal birleşti!

Sanmıştı ki birlik önemli değil,

Artık o da manda değil, bir leşti!

ÖNCE TANZİMAT, SONRA TAZMİNAT!

Hep söyleyegeldiğimiz bir cümle var: Bu Haçlıların aklı fikri; sömürmek, öldürmek, yıkmak, yakmak, katletmek çerçevesinde şekillenir. Çünkü medeniyetlerinin temeli budur, sermayeleri de böyle oluşmuştur.

Haçlı seferlerinden bugüne Avrupa’nın sermaye birikimi, diğer ülkelerden, ama çoğunlukla Müslümanlardan sömürdükleri, çaldıkları, çırptıkları zenginliklerden oluşmuştur. Ve onlar için bu uğurda her şeyi yapmak mubahtır. Anlaşmalara uymamak, hatta anlaşmaları araç gibi kullanmak ta buna dahildir. Tarihte bunu doğrulayan sayısız örnekler vardır. Bu anlaşmalarla önce dişlerini geçirebilecekleri ülkeleri gözlerine kestiririler, sonra iyi niyetliymiş gibi çeşitli anlaşmalar ve sözleşmelerle bu zavallı ülkeleri bağlarlar. Boğa yılanının kurbanını hipnotize ederek bedenine sakince dolanması gibi. Dolandıkları anda da harekete geçerler. Altına imza attıkları mevzuatı yok sayıp, kurbanlarını boğarak öldürmeye başlarlar. Ne acılı ve sancılı bir ölümdür nefessiz kalarak boğulmak…

Birleşmiş Milletler ve Avrupa’nın `Kıbrıs’ konusunda 1960 yılında Türkiye’ye allayıp pullayıp dayattığı Londra ve Zürih Anlaşmaları, aynı taktiğin tekrarından başka bir şey değildir. Görünürde bu anlaşmalar sayesinde Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuş, hatta Türkiye, Yunanistan ile İngiltere’nin yanında bu bağımsız cumhuriyetin garantörü olmayı da başarmıştı! Halbuki madalyonun öteki yüzünde Haçlılarla aynı masaya oturan Türkiye, Kıbrıs’ı `tanzim’ eden bir anlaşmaya imza attığının farkına dahi varamamıştır. Gönül rahatlığıyla Dimyat’a doğru yola koyulan Türkiye, 1963-1974 yılları arasında adadaki Rumların uyguladıkları katliamlarla, gerçeğin çok geç de olsa farkına varmış, ancak Haçlı dünyası her zamanki gibi bu katliamlara göz yummuş, adına da “adadaki güvenliğin garantörü” olarak tek yanlı kanlı maşalarını himaye etmişlerdir. İkiye karşı bir yakaladıkları Türkiye’yi de yandaşlık yapmakla suçlayıp, barış girişimlerini engellemişlerdir. 1974 yılında Kıbrıs’ı bir darbe ile yıkıp Yunanistan’a bağlamaya çalışan Rum çetelerine karşı, bu katliamı önleyip barışı sağlamak isteyen Türkiye’nin, bu barışçı hareketini Haçlılar asla tasvip etmemişlerdi. Ama iktidardaki MSP-CHP koalisyonunu ve onun kararlı kanadı olan Erbakan ve Milli Görüş’ü durdurmaya güçleri yetmemiştir. 1974’den bugüne Kıbrıs üzerinden oynanan oyunlara devam eden Kıta Avrupası’nın yeni müttefiki, tıpkı birinci dünya savaşında olduğu gibi ABD olmuş, bu sefer AKP’nin gövdesine dolanmıştır. `Sahte çözüm’ ve `KKTC’yi tanıma’ hipnozunu kullanan yılanın çatal dili Birleşmiş Milletler, binlerce sayfalık çözüm taslağını AKP aracılığı ile referanduma sundururken, Başbakan Sayın Erdoğan’ın “çözümsüzlük çözüm değildir” benzeri acemice sözlerle, binlerce sayfalık taslağı tetkik bile etmeden referanduma sunması onun ‘galeyana’ geldiğinin de göstergesi oldu.

Hatırlayalım, bu taslağa Türk tarafı evet der, Rum tarafı hayır derse, KKTC’yi tanıyacaklarını, ticari münasebetler kuracaklarını, liman ve havaalanı ulaşımlarını serbest bırakacaklarını net ifadelerle garanti etmişlerdi. Referandumun bu şekilde çıkması için bütün ağırlığını koyan AKP hükümeti bunu başardı. Lakin ‘ağırlık koymakla’ fazla meşgul olan hükümet yetkilileri, satır aralarına gizlenmiş ayrıntıları fark edemedi. Anlaşmanın açık hükümlerine rağmen ne KKTC’yi tanıyan çıktı, ne de münasebet kuran.

Referandumun ardından gelen süreci hatırlamaya devam edelim. Ne demişti Sayın Başbakan: Batılılar Türkiye’yi aldatmıştır. Bu süreçle birlikte Haçlı zihniyeti KKTC’yi Rumlara peşkeş çekmek ve adadaki Türk Askeri’ni geri göndermek için bildikleri bütün Bizans oyunlarını oynadılar.

Geldik son dönemece. Ne hikmetse ABD ve Batılı üst düzey diplomatlar bu günlerde Kıbrıs’ı kendilerine suyolu yaptılar. Kan kokusu almış köpekbalıkları gibi… 1960’da imzalanan Londra ve Zürih anlaşmalarıyla belirlenen garantörlük hakkımız dahil, sonradan yapılan bütün mutabakatları yok sayıp, son darbeyi vurmaya hazırlanıyorlar: 1974 harekatından dolayı Türkiye’yi tazminata mahkum etmek… Tazminatın miktarı elbette önemli, ancak mahkûmiyet kararının çıkması çok vahim sonuçlara gebedir. Her nedense her defasında emsal kararlara gebe bırakılan Türkiye, alınacak böyle bir kararın ardından Ermenilere, Pontuslulara hatta tarihin tozlu sayfalarında daha da gerilere götürülerek Bizanslılara tazminat ödemek zorunda bırakılabilir. 1453 de İstanbul’u fetih ettiğimiz için. En başta dedik ya, işleri güçleri sömürü, yıkım, kandırma, katliam... Metotları ise önce tanzimat, sonra tazminat!

Ve Dışişlerimiz en cılız sesiyle “Karara uymayacağız, ödemeyeceğiz, ayırımcılık yapıldı…” demeyi başardı. Avrupa Birliği’ne girmek için histeri nöbeti geçiren biz, içeri alınmayı hazırolda bekleyen biz, bu uğurda bakanlık kuran biz, papa heykelleri gölgesinde görkemli törenlerle teslim anlaşmaları imzalayan biz, tek taraflı gümrük tavizlerini yürürlüğe koyan biz, mahkemelerinin kararlarını bağlayıcı kabul eden biz, bu güne kadarki kararlarını uygulayan biz, illa bizi içlerine alsınlar diye bütün kanuni yapımızı tahrip edercesine değiştiren biz… Şimdi tutmuş “ödemeyeceğiz” diyoruz. Var olmanın bütün yasa ve kurallarını müttefiklerin ayakları altına pervasızca seren siz sayın yetkililer, mahkumiyet kararının ardından gelecek yaptırımlara nasıl dayanacaksınız Yapayalnız bıraktığınız Türkiye nasıl ve hangi destekle ayakta kalacak “Çözümsüzlük çözüm değildir” derken bu işin varyantlarını düşündünüz mü hiç İslam Birliği’ne hayır derken, bırakın AB’yi Shanghay Bloğuna dahi alınmadığınızı ne zaman fark edeceksiniz “Dik dur eğilme, Türkiye seninle!”… Bu slogan insanları aşka getirip seçim kazandırtır, ancak bu Haçlı yayılmacılığına karşı, ülkemizi ve onurumuzu hangi tedbirlerle, nasıl dik tutacaksınız

KOYUN KASABASI

Koyun kasabasının halkı,

Aşık olmuş ise kasaba;

Felakete razı olmuştur,

Ömür boyu o kasaba!