...Ey Nâs!.. Malumunuz olsun ki, kahraman askerim bütün İslam’ın teyid-i manevisiyle Hilafetin gözbebeği olan Medine’yi son fişeğine, son damla kanına, son neferine kadar muhafaza ve müdafaaya memurdur. Buna askerce, müslümanca azm-û cezm etmiştir. Bu asker, Medine’nin enkazı altında ve nihayet ‘Ravza-yı Mutahhara’nın yeşil türbesi altında kan ve ateşten mensuc kızıl bir kefende görülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet ‘Mescid-i Saadet’ minarelerinden ve yeşil kubbesinden İslam’ın ve Osmanlılığın Albayrağı alınamayacaktır...

Yıl 1918. 30 Ekim. Osmanlı devleti, Mondros Ateşkes Anlaşması’nı İngiltere, Fransa ve İtalya bloğuna karşı yenik taraf olarak imzalamıştır. Bütün cephelerde savaş durmuş, Osmanlı birlikleri anlaşma şartları gereği gibi silah, cephane ve teçhizatlarıyla Anadolu’ya nakledilmeye başlanmıştır. Bu maddeye, koca Osmanlı Ordularından büyük büyük paşalar arasından Yalnızca iki komutan uymamış ve ordusunu dağıtmayarak Mondros’a karşı çıkmış, direnişe devam etmiştir. Hemen bu paşalardan biri Mustafa Kemal Paşa değil mi Deyişinizi duyar gibiyim. Hayır değil. Bu büyük şanlı vatan evladı komutanlar, “15. kolordu kumandanı büyük asker Kazım Karabekir Paşa” ile “Mekke- Medine Kahramanı nam-ı diğer “Çöl Kaplanı” Fahrettin Paşa”…

Fahrettin Paşa önderliğinde Mukaddes beldeyi “Haremeyn”i canı pahasına müdafaa eden Medine Seferî Kuvvetleri, verilen “silah bırak ve teslim ol” emirlerine rağmen teslim olmamış, düşmanla mücadeleyi açlığa, fakirliğe, ilaçsızlığa, yemeksizliğe ve bütün imkânsızlıklara rağmen son ana kadar sürdürmüş, tek tek ölmüş ama mukaddes emaneti vermemiştir. düşman tarafları panik içindedir. Medine’yi muhasara eden Şerif Hüseyin’in oğlu Abdullah uzayan bu savunma sürecinden dolayı tedirgindir. Ne var ki, Hicaz seferî kuvvetler kumandanı ‘Çöl Aslanı’ lakaplı Fahrettin Paşa, teslim olmamakta, ‘Peygamberin kutsal mevkiini çapulculara ve İngiliz yâranlarının himayesine terk etmem’ diye, diretmektedir.

Beş ay, tam beş ay boyunca direnir Fahrettin Paşa...  Medine’ye ulaşan tek ikmal yolu olan demiryolu tahrip edilmiş, destek kesilmiştir. Erzak azalmış, hastalık ve açlık baş göstermiştir. İşte gıda stoklarının tamamen tükendiği yenecek yarım dilim ekmeğin bile kalmadığı bir dönemde çaresizlik içinde bulunan ama kriz yönetimini çok iyi bilen Paşa, çekirgenin faydaları üzerine bir tamim yayınlamış, askerleri çekirge yemeye özendirmek için önce kendisi çekirge yemiş ve sonra haftalardır yemek yemeyen askerlerine;

“Evlatlarım aç kaldınız biliyorum. Ben de açım… Size bir tavsiyem var ben çekirge yedim çok lezzetli. Aç kaldığınız vakit siz de çekirge yiyin” demiştir.

O bölgede pek de bulunmayan ve kızartıldıktan sonra tavuk etine benzeyen çekirge, Allah’ın bir hikmeti olarak o andan itibaren sürüler halinde bölgeye hücum etmiş haftalardır boğazlarından bir lokma geçmeyen askerlerin doymasına vesile olmuştur. Öyle ki görgü şahitlerinin anlattıklarına göre normalde pek de fazla görülmeyen çekirgeler o günlerde o kadar fazlalaşmış ki, askerler tavaları havaya kaldırsa içleri çekirge doluyormuş.

Bu Osmanlı askeri başka dünyaların askerlerine benzemez. Şükrü Paşa önderliğinde Edirne savunmasında olduğu gibi açlıktan ölür, Erzurum Allahuekber Dağları’nda olduğu gibi donarak ölür, Çanakkale’de olduğu gibi boğularak ölür, Galiçya’da olduğu gibi yanarak ölür ama yine de isyan etmez halinden şikayet etmez. Allah’tan ne gelmişse her şeye eyvallah der. Bu durum en çok da Osmanlı ordusunda vazife yapmış olan yabancı ülke generallerinin hatırlarında su yüzüne çıkar. 5. Ordu Komutanı sıfatı ile Çanakkale cephesinin Başkomutanı olan Liman Von Sanders hatıralarında Osmanlı askerindeki sadakati ve tevekkül duygusuna olan hayranlık duygularını saklayamaz ve itiraf eder.

Çekirgelerin kızartılarak açlık tehlikesinin bertaraf edilmesinden sonra başka bir sıkıntı ile karşı karşıya kalınmıştır;  İspanyol nezlesi ve iskorpit hastalığı, askerleri kırmaya başlamıştır. Gölgede 50 dereceye varan sıcak, arada bir yağan kartopu büyüklüğünde dolu, samyeli, Şerif Hüseyin’in bedevilerinin sinsi tacizleri, firar eden Arap askerler, yeise düşen zabitler, belirsiz bekleyiş, garip bir direniş… Fahrettin Paşa, inat etmektedir, kararlı ve öfkelidir; bir beyanname yayınlar; “...Ey Nâs!.. Malumunuz olsun ki, kahraman askerim bütün İslam’ın teyid-i manevisiyle Hilafetin gözbebeği olan Medine’yi son fişeğine, son damla kanına, son neferine kadar muhafaza ve müdafaaya memurdur. Buna askerce, müslümanca azm-û cezm etmiştir. Bu asker, Medine’nin enkazı altında ve nihayet ‘Ravza-yı Mutahhara’nın yeşil türbesi altında kan ve ateşten mensuc kızıl bir kefende görülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet ‘Mescid-i Saadet’ minarelerinden ve yeşil kubbesinden İslam’ın ve Osmanlılığın Albayrağı alınamayacaktır..” Şerif Hüseyin 5 Haziran 1916’da ayaklanmış, Medine’ye kadar ilerlemiş ve orada Fahrettin Paşa komutasındaki Hicaz seferi kuvvetleri tarafından durdurulmuştur. Şerif, Medine’yi ele geçirip, ‘Haşimiye Hükümet’ni ilan etmek istemektedir. İngilizler, Arap aleminde Şerif’in Hilafetinde bir İslam imparatorluğu kurma sözü vermişlerdir. Fahrettin Paşa, kuvvetlerinin başında fiilen harbe katılarak asilerin baskınlarını püskürtür, İngiliz ve Fransızlardan aldıkları altın, silah ve erzaklarla mücehhez çapulcuları püskürtür ve Medine’yi kontrol altına alır. Haziran 1916’dan Temmuz 1919 tarihine kadar müdafaa eder. Mütarakeye rağmen son askeri, son mermisi, son ümitleri ve bileğindeki son gücü tükeninceye kadar beş ay daha direnir.

İşgale karşı direniş gücünün azaldığını ve bölgenin her an bir İngiliz işgaline maruz kalacağını anlayan Fahrettin Paşa, Abdülhâmid Han tarafından yapılan Hicaz Demiryolunu kullanarak 1917 senesinde Mekke ve Medine şehirlerinde dağınık halde bulunan ve Peygamber Efendimizden, onun şanlı ashabından kalma ne kadar emanet varsa hepsini vagonlara doldurur askerleri de bu trene muhafız yapar ve İstanbul’a gönderir. Bu tren bu hat üzerinde Medine İstanbul seferi yapacak olan sen trendir. Bugün Topkapı Sarayı’nın “Has Oda”sında sergilenen ve her gün binlerce ziyaretçi tarafından ziyaret edilen Mukaddes Emanetlerin bir kısmı 1571 Ridaniye Seferi’nden dönerken Yavuz Sultan selim Han tarafından getirilmiş, bir kısmı ise Fahrettin Paşa tarafından 1917’de bu son sefer ile düşman eline geçmesin diye İstanbul’a gönderilmiştir. Biz bu mübarek ve destansı insana ne çok şey borçluyuz böyle…

Sonunda, Halifenin bizzat kendisine yazılı olarak emir vermesini teslim olmak için şart koşar. Yanındaki bazı zabitlerinde ihanetiyle Paşaya bir oyun kurulur ve 13 Ocak 1919’da Paşa teslim alınır. Fahrettin Paşa, kılıcını ve silahını teslim etmez, Hz. Peygamberin mescidine, Hz. Fatıma’nın kabrine emanet eder. Ve bir İngiliz destroyeriyle Mısır’a götürülüp hapsedilir. Oradan Malta’ya götürülür ve 1921 yılında serbest kalır. Oradan Anadolu’ya geçerek her şerefli subayın yaptığı gibi Milli Mücadeleye katılır. Kazım Karabekir komutasındaki Kars 12. Fırkası ile Sakarya’ya doğru yola çıkar. 26 Ağustos’ta başlayan ve 9 Eylül’de biten  Başkomutanlık Meydan Muharebesine ordu komutanı olarak katılır. 1922 yılında dört yıl süreyle Afganistan’a elçi olarak atanır. Hint Müslümanların Milli Mücadeleye yardımı için çaba gösterir. 1926’da Anavatana döner. 1948’de İstanbul’da vefat eder.  

Medine müdafaası sırasında bir üsteğmeninin (İdris Sabih Bey) Allah Resulü’ne hitaben kaleme aldığı şu mısralar ümmetin vicdanında hâlâ hak ettiği yeri bulamadı:

Unuttuk İlhan’ı, kara Oğuz’u;

İşledik seni gözbebeğimize.

Bağışla ey şefi’ kusurumuzu

Bin kusur senelik emeğimize.

Nedense kimseler dinlemez eyvah!

O kadar saf olan dileğimizi

Bir ümmi isen de Ya Resulallah.

Ancak sen okursun yüreğimizi.

Suları tükendi gülabdanların,

Dinmedi gözümüz yaşı, merhamet.

Külleri soğudu buhurdanların,

Aşkınla bağrını yakmada millet.

Yapamaz Ertuğrul evladı sensiz.

Can verir, Canan’ı veremez Türkler.

Ebedi Hadimu’l-Haremeyniniz.

Ölsekde ravza’nı ruhumuz bekler. 

1945 senesinde Ankara caddelerinde bir subayı ile karşılaşır. Subay Fahrettin Paşa’ya hürmet eder ve hatırını sorar. Sonra der ki; “Paşam Milli Mücadelede basit bir birliğin başında bulunanlar bile hatıralarını yazıp zengin oldular. Sen ki koskoca bir orduya senelerce kumandanlık yaptın. Niçin hatıralarını yazmıyor ve zengin olmuyorsun.” Bunun üzerine Fahrettin Paşa şu destansı cevabı verir; “Evladım biz reklam peşinde değiliz ve hiç olmadık. Vatan uğrunda yapılması gereken bir mücadele vardı, biz de onu yaptık. Abartmaya gerek yok…” İşte mertlik, İşte delikanlılık ve işte erkeklik…  Osmanlının ilk Akıncı beylerinden Balioğulları soyundan gelen Fahrettin Paşa, vasiyeti üzerine Rumelihisarı kabristanına defnedilmiştir. Şerif Hüseyin ise, İngilizlerin oyununa gelmiş, sonraki tüm hainlere ibretlik bir örnek olarak, gâvur sözüne güvenmenin cezasını zillet içinde yaşayarak ödemiş ve Kıbrıs’ta sürgün ve zelil bir halde ölmüştür. Haşimiye imparatorluğu yerine, İngilizlerin gizli üssü konumundaki küçük Ürdün’de oğluna bir ülke düşmüştür.

Fahrettin Paşa ve Şanlı Medine Müdafaası’nın hikayesi bugün eğer kahraman fukarası Amerika’nın elinde olsaydı Hollywood film sektörü bu konu üzerine tıpkı “SAHTE KAHRAMAN RAMBO”da olduğu gibi abarta abarta 150 bölümlük film yapardı. Ama Fahrettin Paşa ne yazık ki bizim kahramanımız ve bu yüzden kıyamete kadar bilinmemeye ve unutulmaya mahkumdur.

Muhabbetle.

1917 senesinin Mekkesi

Fahrettin Paşa, bütün askerlerine Peygamber (S.A.V.) yolunda öleceklerine dair yemin ettirmişti.

Fahrettin Paşa askerlerini teftiş ederken

Fahrettin Paşa’ya ait Hicaz Birliklerinden bir görüntü

Askerleri ile birlikte çekirge yiyen Fahrettin Paşa (ortada)

Yerli halktan oluşan ve Fahrettin Paşa’nın birliğine tâbi olan Hicazlı Araplardan oluşan bir birlik

Mukaddes Emanetlerin üzerinde taşındığı Hicaz demiryolu yapılırken