I. ve II. Dünya savaşlarından sonra dünya Vestfalya ile başlayan küresel bir arenaya, yapıya dönüştürülerek iki kutuplu yapı haline getirildi. Daha öncesinde imparatorlukların hüküm sürdüğü dünyada birden fazla kutup ve güç odakları mevcuttu. Oysa iki kutuplu dünya Siyonizm’in kuracağı sömürü dünyası için idealdi; hem çoklu karşı çıkacak unsurlar ortadan kaldırılmıştı hem de insanlık iki kutup arasındaki çatışma sebebiyle kendine gelmesi engellenerek kurulan sömürü dünyası sorgulanamaz hale gelmişti. Yalta Konferansı’nda sınırları ve sömürü alanı belirlenen dünya, 90’ların başına kadar Soğuk Savaş dönemini yaşadı. Sözde sıcak çatışma olmayacaktı, insanlık huzur içinde yaşayacaktı. Kendi ülkemizden bu süreci okuduğumuzda çatışma alanları sağcı-solcu, Sünni-Alevi, Doğulu-Batılı, Türk-Kürt gibi meselelerle uğraşmıştır. Dünyada yaşanan süreç de farklı değil. Her ülke ırkçı emperyalizmin kaşıdığı fay hatları üzerinden sıcak ya da soğuk çatışma içinde olmuştur. Oysa ortada ne sağcı ne de solcu vardı… Bu da ayrı yazı konusu.

Coğrafi keşifler sonrası başka kıtaları sömüren Batılılar ve batıl zihniyet sahibi politika yapıcılar, ilk dönemlerde sömürge valileri ile işgal ettikleri toprakları sömürürken daha sonraları yerli halktan seçip Batı’da yetiştirdikleri yerli işbirlikçiler ile işi daha ucuza getirmenin de yollarını bularak dünya milletlerini sömürmeye devam ettiler. Yirminci yüzyılın başında kitle iletişim araçlarının gelişmesi ve yaygınlaştırılmasıyla da bir “reklam medeniyeti” kurarak dünya halklarını her türlü sömürülmeye razı zihne sahip hale getirdiler. Sömürgecilik tarihinin ilk dönemlerinde Batılılara karşı yerli halklardan gelen isyanların önü de kesilmiş oldu.

Doksanların başlarında Sovyetlerin yıkılması ile dünyada artık tek kutuplu bir uluslararası sistem ortaya çıktı. Varlığını çatışma üzerine kuran Batılı sistem kurucuları, artık düşman tanımlamasını İslam olarak yaptı. Zaten en başından beri ortak düşman hep buydu. Sovyetlerin yıkılmasının ardından bunun göstergesi olarak en ağır kanlı, en vahşi saldırıların Bosna-Hersek’te yaşandığını gördük. Yugoslavya’dan ayrılan Hıristiyan devletlerde bunlar yaşanmadı. Bosna-Hersek ve Kosova, iki kutuplu dünyanın ardından dünyayı sömüren güç sahiplerinin hedeflerine Müslümanları koyduğunu izhar ettikleri en önemli kilometre taşları oldular. Daha sonra 11 Eylül saldırıları bahane edilerek işgal edilen Afganistan ve Irak...

Yalta Konferansı ile şekillenen dünya sisteminde gidişatın insanlığa barış ve selamet adına bir katkı sağlamadığı çok kısa sürede ortaya çıktı. Dünya artık daha kolay bir şekilde bir avuç Siyonist’in kucağına atılmıştı. Farklı coğrafyalarda sıcak çatışmalar, kabile savaşları; Ruanda örneğinde olduğu gibi aralarında neredeyse hiç farkı olmayan insanlar Hutular-Tutsiler diye birbirine kırdırıldı. Ekonomik alanlarda yerli kaynaklar uluslararası sermayeye daha kolay şekilde teslim edilir hale geldi. Yani nereden baksan, insanlık bir buhranın içindeydi ve dünya tarihinde görülmemiş insanlık dışı olaylar kayıtlara geçti.

Bu sömürü dünyasına dünyadan hiç tepki gelmedi mi? Birçok yerde yerli halklar isyan çıkardı, bağımsızlık savaşları oldu. Fakat 54. Erbakan Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne kadar küresel bir şekilde sömürü sistemine karşı bir sistem kurarak bir çalışma olmadı. Soğuk Savaş’ın bitiminin hemen ardından 1996-1997’de Türkiye’de iktidara gelen Millî Görüş; Yalta Konferansı’nda sınırları belirlenen dünyayı değiştirecek D-8’leri kurdu. D-8’lerin kurucusu Millî Görüş’ün ve Saadet Partisi’nin lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, D-8’leri; “Yirminci yüzyılın yirmi birinci yüzyıla hediyesi” olarak tanımlıyordu. İki büyük dünya savaşı başta olmak üzere pek çok lokal savaşların, çatışmaların, gerginliklerin yaşandığı yirminci yüzyıldan D-8’lerin ortaya koyduğu umdelerle insanlığın kurtulacağı ortaya konulmuştu. D-8’ler “Savaşı değil, barışı; çatışmayı değil, diyaloğu; çifte standardı değil, adaleti; üstünlüğü değil, eşitliği; sömürüyü değil, Adil Düzen’i; baskı ve tahakkümü değil, insan hakları, hürriyet ve demokrasiyi” esas alıyordu.

Saadet Partisi Genel Başkanı ve YİK Başkanı Temel Karamollaoğlu, D-8’lerin kuruluş yıl dönümünde, “Merhum liderimiz Erbakan Hocamız, hangi inanç ve kararlılıkla D-8’lerin kuruluşuna öncülük ettiyse; bizler de aynı inanç ve kararlılıkla umudumuzu her daim zinde tutuyoruz. İnanıyoruz ki; “Yeni Bir Dünya” muhakkak ve en kısa zamanda kurulacaktır!” şeklinde sosyal medya hesaplarında paylaşımlar yaptı.

Temel Başkan ayrıca Saadet Partisi’nin haftalık basın açıklamasında da D-8’lere yer verdi. D-8’lerin İstanbul’da imza altına konulmasını vurgulayan Karamollaoğlu, “Merhum liderimiz Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızın önderliğinde, 15 Haziran 1997 tarihinde Bangladeş, Mısır, İran, Malezya, Nijerya, Pakistan, Endonezya ve Türkiye’nin devlet/hükümet başkanları İstanbul’da bu tarihi anlaşmaya imza atmışlardı. Tüm zorluklara rağmen Erbakan Hocamızın gayretli çalışmaları, bu birlikteliği mümkün kılmıştır. Çünkü bu imkân meselesi değil, iman ve inanç meselesidir. Önce inanacaksınız, sonra inancınız uğruna kararlı bir şekilde mücadele edeceksiniz. Ne yazık ki bugün hem ülkemiz, hem İslam âlemi hem de yeryüzünün tamamı bu vizyon ve kararlılıktan yoksundur ve bunun acısını çekmektedir. ‘Yeni bir Dünya’ ideali herkes tarafından sözde dile getirilmekte ancak bunun için somut adımlar atılmamaktadır. İşte D-8, bu arayışa bundan tam 26 yıl önce verilmiş samimi bir cevaptır. Aradan geçen 26 yıl, D-8 ufkuna olan ihtiyacı azaltmamış, bilakis daha da artırmıştır.” şeklinde son yüzyılı özetlemiş oluyordu.

Millet olarak gözlerimiz, seçim öncesi Erbakan Hocamızın mezarını ziyaret eden yeniden iktidar olanların yapacakları açıklamayı bekledi. Gerçi bir önceki yirmi yıl, yeni iktidarın ne yapacağı konusunda elimize yeterli veri veriyordu. Fakat yine de insan umutlanıyor. Ne Dışişleri Bakanlığı’ndan ne en üst yönetim kademelerinden D-8’lere dair bir söyleme şahit olamadık.

D-8’lere hak ettiği değeri vermeyen hiç kimsenin küresel hiçbir güç ile alıp veremediği yoktur. D-8’lere sahip çıkmayanlar da dünya sisteminde “yeni bir söz” söyleyemezler. D-8’lerin canlandırılmamasının bedelini ise başta mazlum Müslüman coğrafya olmak üzere tüm dünya ödeyecektir.