Adler, “İlkeler uğruna savaşmak, ilkelere göre yaşamaktan kolaydır” der. Gerçekten de yaşadığımız dünyada en çok sancısını çektiğimiz şey, pek çok alanda olduğu gibi hayatın merkezinden de ahlakın çekilmesidir. Bu bakımdan ahlak ile tutulacak, mayalanacak şahsiyet ne yazık ki bu çekilmeden dolayı; içi boş, değersiz, idealsiz insanlardan oluşan bir dünyanın eşiğine getirdi bizi. Bu geri çekilme ile açılan mesafe en çok da siyaset kurumunun bir araç olmaktan çıkıp, ana amaç haline gelmesi ve her şeyin pratik siyasetin neticesine tahvil edilecek derecede mubahlaştırılmasına yol açtı. Erk sahiplerini en çok mutlu eden işte bu gelinen nokta da türeyen “kurgu karakterler” olmuştur.  Mutlu ediyor olmalı ki, sürekli uğruna mücadele edecekleri bir cephe açıp bu “kurgu karakterleri” oraya, buraya salıyorlar. Bugün Makyevelizm’in cisimleşmiş hallerini hayatın olduğu her yerde görebilirsiniz, onlar işte bu kurgulanmış tiplerde cisimleşmiştir. Bu bakımdan pragmatist, faydacı bu ilkesiz ve ahlaksız tipten, sistem ve toplum giderek daha çok parazit üretecek gibi görünüyor. Neticesinde de bu, her şeye ve her yere sirayet edecektir. Korkum o ki bu durum “bir” olmayı sağlayan ve “bütün”leştiren mayayı da bozacaktır.

Bugün yaşadığımız olayları tek tek ele alıp hepsinin üzerine konuşup tartışabiliriz ancak bu durum da bize gerçeği vermeyecektir. Yüzleşmeye götürmeyecektir. Bu yoğun kurgular dünyasında birçok etken ile insan, duygusal ve düşünsel yönde etkilenebiliyor. Bunca etkiye açık olan insanı yakalamanın, tutmanın yolları olmalıdır. Kendiliğin ve sahiciliğin elde edilmesiyle sonuçlanan her yüzleşme yeniden nedenler dünyası içerisinde bize yol aldıracaktır. Şikâyetçi olduğumuz her ne varsa onları değiştirebilme olanağına kavuşturacaktır. Sürekli hamasetin altını körükleyen “ilkeler uğruna mücadele”den bizi “ilkelere göre yaşama”ya götürecektir. İlkelere göre yaşamak elbette ki bedel ister, onun içindir ki ilkelerle yola çıkanlar kısa zamanda ilkelerden sıyrılıp, bir kazanç kapısı haline gelebilen ilkeler uğruna mücadeleye girişebilirler ki çoğunlukla yaşadığımız bu. Bu yaşadığımıza en çok uyacak insan tipi de “kurgu”ya müsait, “karton” tiplerdir. Bu tipoloji her çağda yaşamış ve bugün de altın çağını yaşıyor.

İşin acı tarafı şu, herkes ne olduğunu bilir ama gerçeğin bozulmuş haliyle yaşamayı tercih eder. Hakikat şu ki kimse gerçeği unutmaz. Sadece yalanı kullanmada ve onunla yaşamada “usta”laşılır. Yaşadığımız günler; hayallerimizi, gerçeklerimizi, ilkelerimizi elimizden alıp sadece bize bir kurgu verip, yalanın kollarına bırakıyorsa işte tam bitiş noktasına yani ümitsizliğin o cehennemi dünyasına düşüyoruz demektir. Buradan kalkmak için, silkelenmek için daha büyük belalar, afetler beklemeye gerek yok zaten boşluk sarmaya başlamıştır. Eğer salgılanan bu boşluğa yani korkuya, umutsuzluğa, çaresizliğe teslim olursanız sahip olduğunuz tek değer de elinizden alınır yani “kimliğiniz.” Onun için bizi biz yapan, bizi birleyen, bütünleyen o “derin anlayışımıza” ve bizi güzel kılan ahlak kalkanına bir an önce dönelim. Ötekileştiren, ayrıştıran, kıran döken ne kadar zehir varsa onları bir daha çıkarmamak üzere gömelim. Eğer birlikte yaşamanın mümkünlüğünü arıyorsak “saygı”yı yeniden tahsis edelim ardından sevgi de gelecektir. Çünkü o zaman dinlemeye ve anlamaya başlayacağız birbirimizi. Heidegger’in dediği gibi “dünya’nın karanlığa bürünmesi, varlığın aydınlığına asla yetişemez.” Hoşça bakın zatınıza…

Not: Her gün gazeteleri korkarak açmak üzücü, daha da üzücü olanı insanların giderek bu ölümlere alışması, alışmayalım. Parçalanmış coğrafyaların insanları ile konuştuğunuzda onların söylediği ilk şey şu oluyor; “önce ölümlere karşı duyarsızlaştık, sonra vatanımızdan olduk.” Bütün hayatını kaybeden memleket evlatlarına Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifa diliyorum. Bu tarz vahim olayların alışkanlık yapmamasını ümit ediyorum.

TAŞ GEMİ

“Gençtim,

bilmiyordum o zamanlar,

Gitmeye yeltenmenin gitmek demek olmadığını…”

[Ali Lidar]

Not: Öyle içten, öyle derinden geliyor ki, “bunu dinleyelim” diyor Azam. Cengiz Özkan, “Munzur Dağ’ı Silelenmiş”i söylüyor, dinliyoruz. Bu topraklar daha çok türkü söyletir, nice ömür geçer “ah-u zar ilen.” Cengiz Özkan demişken aklıma Tahsin Hazırbulan geldi. Gülüşü ile saran, gönül dostu, selam olsun. O’nun için de Cengiz Özkan’dan “Male male”yi armağan ediyorum. Soğuk Ankara ayazlarının hatırası bir türküdür.

Tebrik:

Ramazan, sıcak yaz günlerinde, bir rahmet rüzgârı gibi içimizi temizledi geçti ve bizi bayrama kavuşturmak üzere, şimdiden herkesin bayramını tebrik ediyorum. Kıymet verdiklerinizle kıymetlenerek geçireceğiniz bir bayram diliyorum. Allah bütün yoksul ve yoksunların, garip gurebanın da bayram vesilesi ile yüzünü güldürsün ve kimseyi mahzun bırakmasın. (Amin)

Bize Kadar

1-      Amin Maalouf, “Sevmeyi bilmiyorsan şayet, neye yarar güneşin doğması ve batması” diye soruyor.

2-      Eskiler ne güzel özetlemiş; “ne dem baki ne gam baki.”

3-      Bukowski, “Aslında insanların gerçek yüzleri her zaman ortadadır. Sadece bakmakta ve anlamakta geç kalırsın” diyor.

4-      Goethe, “Bu dünya, hassas kalpler için bir cehennemdir” der. Doğrudur, kadim geleneklerin hepsi aynı öğüdü tekrarlar. Bugün ki modern hayat bu cehennemin dibi gibi…

5-      Bayramı kaçmak için değil, varmak için bir fırsat bilelim. Varıp dua alanlardan olalım. 

6-      Bu haftaki kitabımız; Enes Kariç’in, Hece’den çıkan “Yaban kuşların Şarkıları” isimli kitabı. Balkanlardan güzel bir esinti, yaz sıcağına ve gündem ağına karşı iyi gelir.

7-      Bu haftaki filmimiz, Saman Salour’un “Cenaze İçin Bir Kaç Kilo Hurma/A Few Kilos of Dates for a Funeral” olsun. Belki işleri ‘yoluna koyar ve yeni bir hayata başlarız.’ Şiirsel bir tema ve anlatım, iyi seyirler…

DAĞARCIK

“Fakirlik ve hastalık dirilticidir. Korkutur ve iradeyi kırbaçlar, uyuklayan enerjileri ayaklandırır (…) başarmak için korku da ümit kadar şarttır. İnsana fakirliğin ve hastalığın öğrettiklerini hiçbir okul ve kitap veremez.” [Ayvazoğlu B, ‘PEYAMİ: Hayatı, sanatı, felsefesi, dramı’, Kapı yay, syf.42]

TEKKE

Taşköprülü-zade merhum, “Tembelliğin en önemli nedeni, geleceğe güvendir; çünkü geleceği düşünerek insan ümitlerini hep erteler” der. Bir başka açıdan Ali Şeriati de “Kimsenin çıkıp gelmeyeceğini bilen, emin olur” diyor.