Ülke ekonomisini alt-üst eden,10 günlük sürede ülkemizin 50 milyar dolar zarara uğramasına yol açan olaylar zincirinin bir dış tezgah olduğunda Başbakan ile aynı düşünüyoruz. Her dönemde olduğu gibi ülkemize yönelik dış oyunların sahnelenmesinde içeride de bir takım gönüllü destekçiler oldu. Şimdilik 50 milyar dolar, uzun vadede daha fazla zarara uğramamıza sebep olan son komplonun sorumlularının doğru tespit edilmesi önemli olmakla birlikte bu tespitlerin arkasından özellikle dış merkezlere yönelik ne gibi adımlar atılacaktır Bir adım atılabilecek midir Soruları çok daha önemlidir. Günlerce ülkemizin bir uluslararası komplo ile karşı karşıya olduğunu söyledikten ve bu komplocuların bilindiği yüzlerce kez tekrarlandıktan sonra yapılanlar yapanların yanına kalacaksa, Türkiye olarak ciddi bir karşı tavır sergileyemeyeceksek bunca söylenen sözün anlamı kalır mı
Dış komplonun içerideki taşeronları ile şu ya da bu şekilde bir sonuca ulaşmak mümkündür. 30 yıl sonra bile olsa dış destekli darbelerin sorumlularından hesap sorma imkanı ortaya çıkabildiğine göre 17 Aralık’ta uygulamaya konulan ve henüz sonuna gelinmediği anlaşılan komplonun taşeronları ile de bir şekilde hesaplaşmak, belki de el sıkışmak(!) mümkün olabilir. Ama, bu komplonun esas hazırlayıcısı durumunda olan Başbakan adlarını vermese bile artık herkes için malum olan dış merkeze yönelik nasıl bir tavır belirlenecektir Daha doğrusu bir tavır belirlenebilecek midir Bugün için üzerinde durulması ve cevap bulunması gereken esas soru budur. Söz gelimi hepsinin de bir dış ayağı olduğunu bildiğimiz darbelerin sorumlularından az ya da çok zaman içinde hesap sormak mümkün oldu ama, darbecilerin güç aldıkları dış merkezlerden hesap sorulamadığı gibi ciddi bir tavırda sergilenemedi. Ülkemize yönelik darbe ve komploların her seferinde arksında ABD’nin ve dünya Siyonizminin olduğu söylenmekle ve yazılıp çizilmekle birlikte eğer ABD Türkiye’nin hâlâ vazgeçilemez müttefiki olma konumunu sürdürüyorsa ortada ciddi bir tutarsızlık ve kendimize güvensizlik var demektir.
Halkın iradesini her fırsatta rafa kaldıran, milletimizi güdülmesi gereken bir sürü gibi görenlere karşı halkın seçtikleri net bir tavır koyamıyor, “Yeter artık. Sizinle müttefikliğimiz hep bize zarar veriyor” diyemiyorlarsa bağırıp çağırmanın anlamı olabilir mi
Bu noktada, “Ne yapalım!.. ABD’ye karşı savaş mı açalım ” gibi bir soru akla getirilmemelidir. Tavır belirlemek ille de savaş açmak ya da ilan etmek anlamına gelmez… İran yıllardan beri ABD’nin kendilerine yönelik bir takım eylem ve söylemlerine karşı bir tavır belirledi ve bu tavrından da geri adım atmamaya dikkat etti. Buna karşılık ABD İran’a diz çöktürmek için bir takım müeyyideler uygulamaya koydu. Bundan İran ve İran halkı da ciddi zarar gördü. Ama onlar iddialarında ve söylemlerinde geri adım atmadılar. Attılarsa bile kapalı kapılar ardında bir takım anlaşmalar yaparak yaptırımları hafifletmeye çalıştılar. Ülkemize karşı sahnelenen komplo sonucu Türkiye olarak 10 günde uğradığımız zararın 50 milyar dolar olduğu ifade ediliyor. Yani tavır koymasak da ülkemiz zarar görüyor. Bu arada uygulamaya konulan komplonun oluşturduğu karmaşa içinde daha önce Irak petrolünün Halk Bank’ta toplanması kararlaştırılmış iken şimdi görüyoruz ki Halk Bank’ın yerini bir ABD bankası almış durumda. Bu değişikliğin uzun yıllar ülkemize vereceği zarar da ayrı bir konu. Son günlerde medyaya yansıyan haberlerden Türkiye’nin PKK için silahlı Predatör talebini reddeden ABD’nin, Irak’a 75 Hellfire füzesi verdiğini öğreniyoruz. Yani olay sadece 17 Aralık operasyonu ile sınırlı değildir. ABD ve Siyonist örgütler Türkiye’nin boğazını sıkmayı sürdürüyorlar. Böyle olunca da artık bizim bu çeteye karşı net bir tavır belirlememiz gerekiyor. Çünkü, sessiz kaldıkça düşmana sadece cesaret vermiş oluyoruz.