OKUYAY platformuna göre Türkiye dünyada kitap okuma sıralamasında 18’inci, Avrupa’da ise 16’ncı sırada imiş. Platforma göre Türkiye’nin yüzde 64’ü okuyormuş. Unesco’nun kararıyla her yıl 23 Nisan “Dünya Kitap ve Telif Hakları Günü” olarak kutlanıyor. Her 23 Nisan’da dünyada kitap okuma oranı üzerinde de birtakım tespitler gündeme geliyor, dünyanın kitap başkenti belirleniyor. Bu sene (2023) Dünya Kitap Başkenti Gana’nın başkenti Akra seçilmiş. Bu senenin dünyada en çok kitap okuyan ülkesi ise bir kişinin haftada ortalama 10 saat 42 dakika kitap okuduğu Hindistan. Genç, eğitimli ve şehirli Türk okurunun okuma alışkanlıklarının oranları şöyle: Okuyanlar yüzde 42,3, okuyabilirler yüzde 18,8, eskiden okuyanlar yüzde 16,4, okumayanlar yüzde 22,5. Okuyan yüzde 42,3’lük kesim son üç ayda dörtten fazla kitap okuduğunu söylüyor.
Bu oranların hayatın içerisindeki karşılığı rakamlarla ne kadar bağdaşmaktadır, bu tartışılır elbette. Okuma oranında Suudi Arabistan’ın bile gerisinde kalan Türkiye’nin kitapla ilişkisi olumlu ya da olumsuz anlamda bu sayısal verilere dayandırılabilir mi? Bu oranlar bir ölçüt müdür? Bir toplumun kitap okuyup okumadığını tespit etmek o toplumun agorasına dalış yapmakla daha net ve de sağlıklı biçimde anlaşılabilir. Çünkü kitap okuyan toplumlar tezahürlerini yaşadıkları şehre, insan ilişkilerine ve zihinsel üretkenliklerine doğrudan yansıtırlar. Her zaman kitap okumakla kitap okunmuş olmaz. Sindirim sürecini ıskalayarak kitapları drajeler şeklinde yutup tüketmek okuma sayılıyorsa şayet matematikle istediğiniz kadar oynayabilirsiniz. Halbuki bizim irfan geleneğimizde okumak kâğıt ve yazı ilişkisinin çok ötesinde yer almaktadır. Okuyan toplum okumanın semeresini devşiren toplumdur. Belli bir bilinç düzeyine, insan kalitesine ve yaklaşım olgunluğuna sahip oluşları okuduklarının en somut işaretidir. Okumak oku hedefine ulaştırabilme niyeti taşır. Sakız çiğnemek değil, fırlattığın okun akıbetini takip edebilme marifetidir.
Türkiye’de “okumak” kelimesi piyasaya yönelik bir fiildir. Tahsil yapmak, öğrenim görmek gibi anlamlar içerisine hapsedilmiştir. Üstelik kitaba ve matbu olana yönelik okuma biçimlerinin bir kısmı okuma karşıtı özellikler arz etmektedir. Türk aydını ya da entelektüeli dediğimiz kesimin önemli bir kısmı yine bu anlamda okumayı sökememişlerdir. Okuduğunda okuma okunu nereye fırlatacağının ya da fırlattığının bilincinden yoksundur. Elinde tuttuğu ipi nereye bağlayacağını bilmeden dolanıp durmaktadırlar.
Okuma ile kitap fiyatları konusuna gelince, gönül ister ki o konuya hiç gelmeyelim. Lakin realite hiç de öyle kolay kolay geçiştirilebilecek bir durum değildir. Seçim sathı mailine girdiğimiz şu günlerde hiçbir siyasinin kitap fiyatlarını makul bir çizgiye çekeceğine dair bir vaadine şahit oldunuz mu? Ben olmadım. Hadi onu geçelim, siz hiçbir seçmen kitlesinin ya da grubunun parti temsilcilerinden seçim bölgelerinde kitap fiyatlarının düşürülmesi, kitap ulaşım ve kargo ücretlerinin insaf boyutlarına çekilmesi noktasında bir talebine tanık oldunuz mu? Ben hatırlamıyorum. Çünkü kitap, kitap okumak, kitaplı bir hayatı önemsemekle ilgili bir toplum değiliz. İhtiyaçlar hiyerarşisinde kitabın sıralaması diplerde. Soğan mı kitap mı? Elbette soğan değil mi? Soğan ateş pahası da kitap sudan ucuz mu? Biri yakıyor da diğeri söndürüyor mu?
Elbette tencere kaynamalı, ama beyin de fokurdamalı. Okuma imgesini yitirmiş toplumların para vererek matbu eserler satın alma kabiliyetleri de körelmiştir. Boş ve gereksiz görürler bunu. İrfani geleneğimizde kitap sadece okunan değil aynı zamanda inanılan bir kaynaktır. Sadece kutsal kitaplar anlamında değil bütün kitaplar noktasında okumakla inanmak arasında bir bağ vardır. Gökyüzünü, dağları, denizleri, deveyi, bal arısını okuyan insan bu okuma unsurlarının işaret ettiği kudrete de inanır. Yani okuduğu yere okunu tam isabet fırlatabilmiştir. Kitap okumanın oransallaştırılması belki istatistiksel bir veri sunmaya katkı sağlayabilir, fakat okumadan sadır olacak insan kalitesi ve dünya idealini gerçekleştirmede bu oranlar yetmez, daha bir fırın ekmek yememiz gerekir.