Birinci Dünya Savaşı öncesinde Büyük Britanya’nın Akdeniz politikasının ana eksenini oluşturan Doğu Akdeniz ve Kıbrıs, şimdi olduğu gibi, Akdeniz’e ve dolayısıyla Hint Okyanusu’na uzanan Akdeniz ticaret rotasının da amiral gemisi niteliğinde idi.
Osmanlı Devleti’yle yapılan kira sözleşmesi ile 1878’de İngiltere’nin uhdesine geçen Kıbrıs, tarihi olgudan kaynaklanan ‘Anglofobik’in (İngiliz korkusu) gerçekleşmesiyle, İngilizlere atfen ifade edilen; “Perfidious Albion” (Sözüne Sadık Kalmayan Britanya) sözcüğünü teyit edercesine kira sözleşmesinin hitamına yakın adayı uhdesine geçirmiştir.
İkinci Dünya Savaşı öncesi Alman Şansölyesi Adolf Hitler, kafasındaki yeni Avrupa’yı betimlerken, güçlü merkezi yönetime sahip ‘Birleşik Avrupa’nın sınırlarını Akdeniz’den Baltıklara kadar öngörmekteydi. Bundan amaç, Akdeniz ticaret rotalarına hâkim olmaktan kaynaklanmaktaydı.
Avrupa Birliği, şaşırtıcı bir benzerlikle Hitler’in rüyasını gerçekleştirecek yeni adımları Kıbrıs’ta atmaya çalışmaktadır.
Şöyle ki, Kıbrıs sorununun çözümünde Avrupa Birliği, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi adına öncü rol oynamaya çalışmaktadır. Sorunun tek devlet şemsiyesi altında çözülebilmesi durumunda, Doğu Akdeniz havzasının Avrupa Birliği ile entegrasyonu söz konusu olacaktır.
Burada göz ardı edilen bir başka önemli konu ise, İsrail’in Kıbrıs’a yavaş yavaş yerleşmesi ve gün geçtikçe ağırlığını daha güçlü hissettirmeye başlamasıdır.
İsrail bu yolla, Doğu Akdeniz’de belirleyici rol oynayabilmek adına eline geçirdiği enerji kartını kendi stratejik amacına uygun şekilde karmaya çalışmaktadır. Büyük ekonomik buhran geçirmekte olan Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi ise, İsrail’in karmaya çalıştığı kartların dağıtımını büyük sabırsızlıkla beklemektedir. İsrail’in bu ülkelerle kurduğu ittifakın ilerde nasıl sonuçlar doğuracağının çok iyi hesap edilmesi gerekmektedir.
Avrupa Birliği’nin Kıbrıs’ta öngördüğü ‘tek devlet’ politikasının bir sonuca ulaşması durumunda, ileride Kıbrıs’ta söz sahibi olabilecek olan İsrail’in de, Avrupa Birliği şemsiyesi altına güçlü bir üye olarak alınması ihtimal dâhilindedir. Böylece, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’yle birlikte yeni ittifak oluşturan İsrail’in de aynen Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin yaptığı gibi, Filistin sorununu Avrupalaştırması ve tek İsrail Devleti’nin bu yolla dillendirilmesi söz konusu olacaktır.
Yıllardan beri, Birleşmiş Milletler kararlarına rağmen işgal altındaki topraklarda Filistin Devleti’nin varlığına müsamaha göstermeyen ve bu kararlı tutumu birçok vesilelerle dile getirmeye çalışan Siyonist politikacılar, Filistin sorununu da, bu yolla gündemden kaldırmaya çalışacaklardır.
Kıbrıs’ta, Mustafa Akıncı ve Nikos Anastasiadis arasında sürdürülen müzakereler, Kıbrıs Rum Kesimi’nin ve AB’nin tezi sayılan tek Kıbrıs Devleti projesiyle sona ermesi durumunda, İsrail’in de benzer bir projeyle Filistinlileri köşeye sıkıştırması söz konusu olacaktır.
Kıbrıs’ta, Rum Kesimi’nin lehine bir çözüm ortaya konulması durumunda, Akıncı ve Anastasiadis’in, Nobel Ödülü (Nobel Laureate) ile taltif edilmeleri kuvvetle muhtemeldir. Bununun gerçekleşmesi için de, İsrail’in öncü ve teşvik edici rol oynaması söz konusu olacaktır.
Kıbrıs’ta ‘oyun içinde oyun’, ‘gölge gerisinde yeni gölge’ ortaya konmaya çalışılırken, Türkiye’nin adeta ‘çözümsüzlüğün adresi’ olarak gösterilmeye çalışılması dikkat çekici ve bir o kadar da vahim bir gelişmedir. Türkiye’de Kıbrıs konusunun behemehal ele alınması ve son gelişmeler ışığında yeni adımların atılması kaçınılmaz bir olgudur.
Kıbrıs’ta 24.10.2015’te Erbakan Vakfı tarafından gerçekleştirilen ‘Uluslararası Kıbrıs Konferansı’ konunun önemini ve vahametini bir kez daha ortaya koymuştur. Erbakan Hoca’nın, ‘Kıbrıs bizim milli davamızdır’ şiarına uygun olarak, Kıbrıs, Girit olmadan tüm siyasi partilerin oradaki vahim gidişata dikkat çekmeleri ve Kıbrıs politikalarını yeniden gözden geçirmeleri çok önemli olsa gerek.