Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim çalışmaları münasebeti ile bir özel televizyon kanalında yaptığı bir konuşmada kendisine Ermeni dendiğini ifade eden ve ağır bir içerikle sunulan sözlerinden sonra Türkiye Ermenileri bir kere daha ülke gündemine oturdu. Peki, bu ülkemizde bulunan ve her defasında ezildiklerini ifade eden Ermenilerin tarihi ve sosyolojik durumları nasıldır Tarihsel bütünde bakarsak Ermeni olgusu ya da Ermeni milleti bizim tarih hafızamızda nasıl bir yer doldurmaktadır

Yakın tarihimizde bizi en çok uğraştıran husus; Anadolu’da kurulması planlanan bağımsız Ermenistan meselesidir. Lozan masasında her iki taraf da kendi tezlerine sıkı sıkıya sarılarak başladılar görüşmelere. Lord Curzon’un önderliğindeki müttefik devletler ülke temsilcileri, Anadolu’nun çok eski yıllardan beridir bir Ermenistan’a yurtluk yaptığını, bu durumu Ortaasya’dan gelen Türklerin bozduğunu ifade ediyor ve bu yanlışın bir an evvel düzeltilerek Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz’in bir kısmını içine alacak şekilde o bölgede bir Ermenistan kurulmasını hayal ediyor ve bunu dillendiriyorlardı. Fakat Türk tarafından hadise bu kadar basit değildi. Zira müttefik devletler tarafından ifade edilen Anadolu’nun bir Ermeni yurdu olduğu gerçeği bin sene öncesinin bir gerçeği idi ve artık bu gerçek üzerinden bin sene geçmiş olmasından dolayı artık bir ‘yok hükmündeydi’. Şu söylendi Lord Curzon ve diğer ülke heyetlerine;

“…Eğer bin sene evvelki harita itibari ile her millet kendi bulunduğu coğrafyaya hakim olmak hakkını elinde barındırıyorsa, bugün bizim karşımızda oturup Avrupalıların hakkını savunan bu ülkelerin hiçbiri bin sene evvel yoktu. Zira Avrupa haritası bin sene evvel bugün göründüğünden bambaşka görünmekteydi. O halde şu an karşımızda oturup Avrupa’nın hakkını savunmak kimsenin haddi ve hakkı değildir. Zira Kavimler Göçü ile gerçek Orta Avrupalılar bugün İskandinav bölgelerinde yaşamaktadırlar.”

Atatürk,  Lozan’a  giden  Türk  delegelerine  iki  konuda  kesinlikle  taviz  vermemelerini  söylemişti: Ermenilere  toprak  verilmemesi  ve  Kapitülasyonların  kaldırılması. Bu, Anadolu’ya kurulmak istenen Ermenistan meselesi, Lozan Antlaşması’nı görüşmek üzere gönderilen heyete, TBMM tarafından çok net ve köşeli bir biçimde deklare edilen bir meseledir. Dendi ki İsmet Paşa ve ekibine;

‘Anadolu’nun herhangi bir köşesinde kurulması planlanan bir Ermenistan’dan bahsedildiği an masada oturmayın derhal Ankara’ya geri dönün. Sizi burada inanmış bir millet ve göreve hazır bir ordu bekliyor olacak. Bu güvenceyle Lozan’a giden ekipte 2. başkan olarak görev yapan Dr. Rıza Nur hatıralarında bu hadiseyi şöyle anlatır;

“…İtilâf Devletleri Ermenileri kendilerine siyasî âlet yapmışlar, ateşe saldırtmışlardır. Kendi devletleri aleyhine isyan ettirmişlerdir. Bunun neticesi onların te’dibi olmuştur. Tedip ile sari hastalık, açlık ve hicret ile kırılmışlardır. Bunun bütün mes’uliyeti bize değil, İtilâf Devletlerine aittir. Ermenilere mükâfat lazımsa siz verin!.. El malı ile dost kazanılmaz. Ermeniler mazlum imiş, onlara yurt, istiklâl verilmeliymiş. Biz bunlara kaniiz. Ancak dünyada mazlum millet bir tane değildir. Mısır hürriyeti için birkaç defadır ve daha dün kan içinde çalkalandı. Hindistan, Tunus, Cezayir, Fas hürriyetini, yurdunu istiyor. Hatta İrlandalılar yurtları, istiklâlleri için kaç asırdır, ne kadar kan döktüler Siz bunlara istiklâllerini, yurtlarını verin, biz de derhâl Ermenilere istiklâl verelim. Ayağa kalktım. Bu sözlerim çok ağırdı. Hepsi pancar gibi kıpkırmızı oldu. Hele Rumbold!... Kâh al, kâh mosmordu. ” 

Her uyarıya ve konuşmaya rağmen Türkiye’de bir Ermeni devleti kurmak isteyen Curzon, resmi görüşmelerin bitmesi ya da mola verilmesi durumlarında her defasında el altından gayri resmi olarak İsmet Paşa’nın koluna giriyor ve gizli gizli görüşmek üzere karanlık odalara çekiyordu. Sonuçsuz bir görüşmenin ardından da bir gün diğer heyetlere haber vermeksizin İsmet Paşa’yla gizli bir görüşme yaptı. bir buçuk saatten fazla süren bu konuşma sonunda bıkmış ve görüşmeyi bitirmişti. Bu görüşmenin sonunda İngiltere’ye 26 Aralık tarihli bir telgraf çekti. Bu telgrafta İsmet Paşa hakkında; “…Konu hakkında yapılan uyarı ve itirazlarıma aldırmıyor. Aynı sloganları tekrarlıyor, aynı beyhude kaçamak cevapları tekrarlıyor, aynı çocukça şikâyetleri sıralıyor. İsmet’le tartışmanın Mısır’daki Keops piramiti ile tartışmaktan bir farkı yok”   diye yakınıyordu.

Türkiyenin gerek doğusunda, gerekse güneyinde Ermeni çoğunluğunun bulunmadığı açıktır.  Ayrıca, Türkiye’nin her ne  yoldan   olursa olsun   anayurttan  ayrılabilecek  bir karış  toprağı  yoktur. Kaldı ki Türkiye, zaten var olan bağımsız Ermenistanla (Erivan Sovyet Cumhu¬riyeti ile) devletler hukuku ve uluslararası siyasal teamüller uyarınca anlaşmalar yapmış (Gümrü Antlaşması) ve iyi komşuluk ilişkileri kurmuş bulunmaktadır. Bunun dışında bir Ermenistanın   var   olduğunu   düşünmek,   Türkiyenin   anlaşmalarına   aykırı düşer. Sonuç olarak İsmet Paşa,  Ermeni Ulusal Yurduna ilişkin olarak yaptığı açıklamaların  yeterli   sayılacağını  vurgulayacaktır. İsmet   Paşanın   uyarısına rağmen, Ermeni Sorunu bir kere daha konferans gündemine bu sefer de Erme-ni  mandası   sorumluluğunu   üzerine  almayan   Amerika  Birleşik  Devletlerinin sanki  kendini  affettirmek  istercesine  Azınlıklar  Alt  Komitesine  sunduğu  bir "Ulusal Yurt Muhtırası" ile girecektir (30 Aralık) İtalyan temsilcisi Montagnanın da Yurt tasarısını desteklemesi üzerine Türk heyeti müzakerelerde bulunmamayı  yeğleyerek oturumu  terk edecektir. Türkiyenin  artık,  Osmanlı İmparatorluğumun aksine, türdeş bir devlet olduğu özelliği üzerinde duran İsmet Paşa, bir başka birleşimde, bu dünya içinde Ermenilere herhangi bir şekilde toprağa bağlı bir otonomi tanınması diye bir düzenlemenin söz konusu olama-yacağını kaydetmiştir. Sözlerini "Marsilyadaki Ermeniler nasıl bağımsız bir var¬lığa kavuşamazlarsa, Türkiyedeki Ermeniler de buna benzer iddialarda buluna¬mazlar" diyerek sürdürecektir. Bunun dışında "genel af” konusunun açılmasıyla İsmet Paşa, millet olarak geçmiş olayları unutmaya, ülke olarak Türkiyede ya¬şamak isteyen  Ermeni  kardeşlerinin  dönüşünü sevinçle karşılamaya ve onlara uluslararası   kıstaslara  uygun   haklar tanımaya  hazır olduklarını   teyit   etmiştir. Bununla  beraber,   Ermeni   komitecileri   kastederek   Birinci   Dünya   Savaşında düşmanla işbirliği yapanların Türkiyede yeniden karışıklık çıkarmak üzere ülke¬ye gelmelerine engel olunacağını, bu nedenle bu kişilerin kesinlikle af kapsamı¬na alınamayacaklarını  işaret edecektir.Ancak, Türkiye,  güvenliği açısından bu zorunluluğu yerine getirirken, kendi hallerinde veya iyi yurttaş olan Ermeni¬lerin söz konusu tedbir yüzünden sıkıntıya düşmemelerine de göz kulak olmak¬tan geri kalmayacaktır.

Konferansın ikinci devresinde Türk delegas¬yonu Milletler Cemiyetinin azınlıkların statüsü konusunda standartlarına uyacağını ifade ettiğinde İngiliz temsilcisi Forbes Adam da bu şartlar altında "topraksal olarak Ermeni yurdunu ve Türkiyede Ermeni meselelerini gündeme ge¬tirmenin tamamen lüzumsuz olduğunu" kabul etmek zorunda kalmıştır. Onu takiben Sir Horace Rumbold, "Erivan Cumhuriyeti dışında bir ulusal yurt ya da Ermeniler için bir vatan toprağı tayin etmek pratik bir çözüm değildir. Antlaşmanın içerdiği azınlıklarla ilgili hükümler bütünüyle yararlı ve yeterlidir" diyecektir. İngiliz-Ermeni Komitesi, Curzonun Lozanda karşı karşıya geldiği tek Ermeni delegasyonu değildi.

Ermeni Millî delegasyonu başkanı ve bir zamanların Osmanlı Hariciye Nazın Gabriel Noradunkiyan, İngiliz Dışişleri Bakanlığına başvurduğunda kendisine verilen cevap, diplomatik yazışmaların ola¬bileceği kadar sert ve kesindi: "Majestelerinin bugünkü şartlarda bu mesele üze¬rinde fazla durabilmenin, görüşmeleri tehlikeye düşürebileceği nedeniyle mümkün olmadığını ve bu nedenle şimdiki Türk hükümetinin tutumunda he¬men ve büyük bir değişiklik bekleme ümidinin olmadığını toplanmasından sonra Antlaşmada Ermenilerin millî yurdundan bahsedilmediği anlaşılınca Ulus¬lararası Ermeni Taraftarları Birliği (Ljgue Internationale Philarmenıenne), kararı şiddetle protesto ederek, bunu "Uluslararası Adaletin İflâsı" olarak niteledi. Buna cevap olarak, Curzondan sonraki İngiliz Başdelegesi, Birliğin başkanı M.E. Navillee, Türklerin kabul ettiği metnin dışında bir kararın konferanstaki İngiliz delegasyonunun görev kapsamını aşacağını, sorumluluklarının konferansa çağrı¬lan devletlerle Türkiye arasında barışı sağlayabilmek olduğunu tekrarladı. Ayrıca, Rumbold;

"…İngiliz delegasyonunun Ermeniler adına sarf ettiği gayret ve eylemlerin artık bittiğini ve size daha tatmin edici bir cevap gönderebilecek du¬rumda olmadığımı bildirmekten samimi olarak üzüntü duyuyorum" diye ilâve etti.

Lozandaki İngiliz delegasyonuna "uzman" olarak katılan ve Londranın Osmanlı Türkiyesindeki son dragomanı Sir Andrew Ryanın. Bugün İngilte¬re devlet arşivinde bulunan evrakı metrukesi, bu konudaki İngiliz tavrını aydın¬latacak belgeleri ihtiva etmektedir. Özel mektuplarından birinde Ryan;

"Ermeni millî yurdu konusu nerede ise konferansın en büyük patırtılarından birisine neden olmasına rağmen ciddî bir sorun değildi. Korkarım ki, bu sorun bir vitrin dekoru olarak ortaya atılmıştı. Bu sorunun içi de gerçekle mağaza camekânlarında raf raf gördüğünüz süt teneke kutuları kadar boştu" diyecektir.

Başta Erme¬ni millî yurdu olmak üzere Curzonun azınlıklar sorununu ileri sürmesi, bir taktik meselesiydi. Tehciri gündeme getirmekle Türkleri, dünya milletleri önünde mahcup edeceğini sanıyordu. Böylece, Ankara savunmaya çekilecek, Curzon da onların bu gerileyen tavrından yararlanarak isteklerini dikte ettirecekti. İkinci olarak Curzon, aynı taktikle Moskova ile Ankaranın arasını açmayı tasarlıyordu. Şöyle ki, Curzon İsmet Paşaya azınlıklar konusunda Milletler Cemiyetinin Öngördüğü hükümleri kabul ettiği ve bu örgüte üye olduğu takdir¬de de Ermeni Meselesini daha fazla kurcalamayacağını ima etmişti. Milletler Cemiyetini emperyalistlerin kollektif bir örgütü olduğuna inanan Sovyet Rus¬yanın Türkiye gibi, ideolojileri farklı olsa dahi, yakın dostu gördüğü bir ülke¬nin bu teşkilata girmesini doğal olarak hoş karşılamayacaktı. Kısaca, Curzon, İsmet Paşaya Ermeni Meselesini unutmaya karşılık Milletler Cemiyetine üyeli¬ği alışverişini teklif ediyordu.

Demek ki, bir yerde Rusya ya da Bolşevik tehlikesi, İngilterenin Lozanda Ermeni Sorununda mümkün olduğu ölçüde sessiz kalmasını sağlamıştı. Kendisine Türkiyeden Ermeni yurdu adı altında bir toprak parçası kopartmanın hak¬ hem de uygunsuz (impracticable) olacağını yazan Ryana , İstanbuldan Handerson şu cevabı veriyordu:

"…Doğrusunu istersen, ben Türkleri hiç sevmem; onları itimat edilmez, Medeniyetsiz barbarlar olarak bulurum. Fakat yine de sonuçlandırıcı politikalardan, onlarla dost olmaktan, onları kullan¬maktan yanayım. Ancak, tabii bir köşeye çekilip, "Hey sizin şey¬tanlıklar peşinde olduğunuzu biliyoruz ve biz sizi durdurmaya da çalışmayacağız" diyemem. Ben hoşgörü siyaseti taraftarıyım ve Türklerle hiç olmazsa dost olmaya çalışacağım. Böyle bir siyasetin sonunda mutlaka içine düşeceğimiz bir çukuru kazmaya değil de Britanya İmparatorluğuna büyük yardımlarda bulunacağına inanıyorum"

İngiliz Dışişleri Bakanlığı artık dinamikleşmiş bir Atatürk Türkiye’sinin ihtilalci Sovyet Rusyaya karşı Ermeni devletinden daha güçlü bir set, ya da tampon bölge oluşturacağında hemfikirdi. Bu çerçeve içinde Ermenilerin Lozandan elleri boş olarak ayrılmaları mukadder gözüküyordu. Başlarına gelecekleri anla¬yan Ermeni komiteleri ve benzeri militer veya diplomatik dernekleri Curzonu bir kere daha protestolara boğunca, Dışişleri Bakanı, cevabi yazılarında diplomatik teşrifatın gerektirdiği nezaketi bir kenara bırakmak zorunda kalmıştı. Williamsın başvurusunu aynen şöyle karşılayacaktır.

"…Sizden böyle bir mektup gelmesi gerçekten son derece üzücü ol¬maktadır. Çünkü gerçeklere en az benim kadar vakıf olmanıza rağmen, İngiliz Hükümetinin içinde bulunduğu durumu anlama¬makta ısrar ediyorsunuz. İngiltereye güvene gelince, İngiltere iti¬madınızı sarsmak için ne yapmıştır, söyler misiniz Ermeniler, tüm Büyük Güçler içinde zannederim kendilerinin en iyi dostlarının ve en devamlı destekçilerinin Majestelerinin Hükümeti olduğunu bilmektedirler. Fakat sizler bu ülkenin ya da herhangi başka biri¬sinin Türkiyenin lalettayin bir yöresini seçip, oradaki diğer tüm ırkları sepetleyerek İngiliz süngülerinin çerçevesinde büyük miktar¬daki (Ermeni) muhacirleriyle yoğunlaştırmasını ve böylece İngiliz vatandaşlarından alınacak muazzam vergilerle burada bir Ermeni ulusal varlığını teşkilatlandırmasını bekleyemezsiniz. Bunun düşüncesi bile ham hayalden öteye gitmez..."

İngilterenin Ermenileri desteklemekten vazgeçmesinin nedenlerinden biri de Ermeni komitelerinin Mondros Mütarekesi’nden sonra Doğu Anadoluda gi¬riştikleri katliam karşısında duydukları infial olmuştur. Ermenilerin bilhassa 1915 ile 1920 yılları arasında gerek Doğu Anadolu ve gerek Kafkasyadaki Müslümanlara karsı uyguladıkları mezâlim, ne kadar tatbikçileri tarafından sak¬lanılmaya, hatta tersyüz edilip Müslümanların kıtalleri olarak Batıya yansıtılmaya çalışılmışsa da, dünyanın en iyi haber alan istihbarat servislerine kumanda eden İngiliz Hükümet yetkililerini, sokaktaki halk gibi aldatmaları mümkün değildi. Üstelik, zamanla Ermeni olaylarının gerçek yüzü Batı kamuoyuna da mal olunca; halk, devletlerini böylesine vahşet yapabilen grupları desteklediği için eleştirmeye başlayacaktır. Bu durumda, Müttefiklerin siyasî platformda "eli kanlı canileri" müdafaa etmesi, onların davalarına yardımcı olmaları eskisine oranla kolay olmayacaktı. Tiflis’teki İngiliz temsilcisi Curzona 4 Mart 1920de şöyle yazıyordu:

"…Hiç tereddüt etmeden diyebilirim ki, Müslümanların can ve mallarını Taşnakçı bir Ermeni Hükümetine emanet etmek, insanlık açısından bence hiç tavsiye edilebilecek bir şey değildir. Ermenilerin Müslüman yönetimi altında daha sa¬lim olacaklarına, fakat Müslümanların Taşnak Ermeni yönetimi altında asla emniyette olmayacaklarına inanıyorum". 

Fakat tüm bu olumsuzluklara rağmen Ankara’da Başbakan Rauf Orbay İsmet Paşa’ya güvence veriyordu. 24 Aralık 1922 tarihli bir telgrafında Başbakan Rauf Bey, İsmet Paşa’ya; Türk Ordusu’nun her türlü acil duruma hazır olduğuna dair güvence verdi. Bu telgrafın Curzon tarafından okunduğunu bilmeden Rauf Bey İsmet Paşa’ya bu güvenceyi ve morali verdi.  İngiliz istihbaratı tarafından deşifre edilen bu telgrafı okuyan ve Türk Ordusunun Ermenistan konusunda müttefik devletler fazla diretirlerse masadan kalk. O an söz bitmiş ve sıra savaştadır. Mealli telgrafları okuyan ve Türk tarafının savaşa hazır olduğunu bizzat birinci ağızdan, Ankara’dan gönderilen telgraflardan öğrenen Lord Curzon, bu konunun Türk Hükümeti ve TBMM nazarındaki ciddiyetini anlamış ve hassas dengeleri bozmamak adına ısrarlarını fazla sürdürememiş ve Ermenistan hayalinden Avrupa adına vazgeçmiştir.

Muhabbetle…

[1] Dr. Rıza Nur, Hatıralarım., 119-120

[1] 26 Aralık 1922, Curzon’dan Crowe’ye, Curzon Evrakı.

[1] Mim Kemal ÖKE, Ermeni  Sorunu 1914-1923,  s.188-192.

[1] 23 aralık 1922, İsmet Paşa’dan Rauf Bey’e, 24 Aralık 1922, Rauf Bey’den ismet Paşa’ya