Toplumların değişmesi hep yukarıdan aşağıya olmuştur. İnsani özellikleri bitme noktasına gelmiş bir toplumu insani düzleme getirme eylemi yukarıdan başlar. Bir lider çıkar ve toplumu iyilik çizgisine taşır. Tarihi gerçeklere bakıldığında toplumların değişmesini sağlayan liderler iki özelliktedir. Birincisi bütün peygamberler geldiği toplumu içinde bulunduğu insani olmayan özelliklerinden insani özelliklere yani fıtrat çizgisine getirmiştir. Elbette geldikleri toplumda inananlar sayıca değişmektedir. İkincisi bir lider gelmiş ve kendi ideolojisini topluma anlatarak veya dayatarak toplumu ‘kendince iyiliğe’ taşımıştır. Anlatarak taşımaya çalışanların dayandığı nokta da yine peygamberi dayanaklıdır. Beşeri ideolojisini ‘yabancı güç’lerin desteğiyle topluma dikte ederek toplumu değiştirmeye çalışanlar ise ideolojisini dayatanlardır. Ülkemizde cumhuriyetle birlikte bu sonuncusu olmuştur. Başta dayatmalara direnen toplum zaman geçtikçe dayatılan ideolojinin istediği noktaya doğru değişmiştir. Bu değişim ‘arzu edilerek’ olan bir değişim olmadığı için asıl kimliğini hatırlatan en küçük bir ‘kırıntı’ya, içinde olması gereken düzlemin kırıntısı bulunana, toplum katmanları ‘bu sefer olacak’ umuduyla bel bağlamıştır. Umutla ‘bizden’ duygusu oluşturan lidere gerekli destek sağlanmıştır. Eğer gerçekten ülkemizde seçimle başa geliniyorsa (ki ben buna inanmıyorum) ondokuz yıldır her seçimi kazanan iktidar partisi, halkın oyuyla başa gelmiştir. Peki, iktidar partisi bunca yıldır kendisini destekleyen halk kesiminin ‘istek’lerini ne kadar yerine getirmiştir? Toplumun kendi içinde barındırdığı ‘insanca hayat’ kırıntısını kırıntı olmaktan çıkartacak değişimler yapabilmiş midir? Kötü bir ekonomiyi (2001 krizi ertesi) devralıp iyileştirebilmiş mi? Doksanlı yıllardaki toplumun yüzde sekseninin içinde taşıdığı ideallere ne kadar yaklaşmıştır? Daha açık ifadeyle iktidar kendisine oy veren Müslüman çoğunluğun beklentisini ne kadar gerçekleştirmiştir?
İktidar partisi iktidara geldiğinde, toplumdaki ekonomik krizden yeni çıkmış olmanın bezginliğini giderecek ekonomik adımlar atmış, ‘cep’te bir rahatlama sağlamıştır. Bu adımlar özelleştirmelerle hızlandırılmış, sıcak paranın rahatlığıyla ekonomik bir iyileşme oluşturmuştu toplumda. Sıcak para musluğu kesilince ekonomi kötüye doğru tekrar yönelmiştir. Bu yönelim korona salgınıyla dibe inmiştir. Artık ekonomi sıcak parayla düzeltilemeyecek kadar kötü. Toplumun beklediği ekonomik refah gerçekleşmemiştir. Zaten kötü olan ekonomi koronayla birlikte adeta doksanlı yıllara dönmüştür.
Gerçekleşmesi beklenen asıl ideal, anayasal düzenin ilahi düzenle değiştirilmesidir. Müslümanların Müslümanlığı devletin anayasasında yer alması. Devletin başına Müslüman geçse de devlet aynı yasalarla devam ediyor. Çok yasa yapıldı veya değiştirildi ama beşeri zihnin ürünü olan yasalar yine beşeri zihnin ürünü yasalarla değiştirildi. Devlet halen laik, demokratik, Batı yanlısı bir devlettir. İslam devrimi beklentisi ondokuz yıldır gerçekleşmedi. Üniversitelerde başörtüsü serbestîsi bile yasallaştırılmadı. Hukuk değişmedi yani. Milli eğitim sistemi değişmedi. Zaten eğitim sistemi değişmezse toplum ‘iyilik düzlemi’ne getirilemez.
Ne yapıldı? Yollar köprüler yapıldı. Bunları her iktidar yapar ki devletin laik olması bunları yapmayı engellemez. Ondokuz yılda Müslümanların ideallerinden sadece Ayasofya ibadete açıldı. Başka herhangi bir şey yapılmadı. Müslümanlar halen yoksul, ekonomisi kötü. Bir avuç saray fanatiğinin zenginleşmesi sağlandı, ama bu durum geniş halk kitlelerinin refaha erdiğini göstermez, göstermiyor. Devlet halen laik cumhuriyet. İktidar muhafazakâr yani sağcı iktidar. Peki, bu iktidarın Demirel iktidarından ne farkı var? O da barajlar yapmıştı hani. O da sağcıydı. Ama mason olduğu herkesçe biliniyordu. Konuşma yaptığı yere Kur’an götürüyordu; onu da şapkasının altına koyuyordu konuşma yaparken. Devlet halen laiklerin, iktidarda olmalarına gerek yok, zaten fikirleri iktidarda.
Ülkemizin bunca kayıp yıllarına oturup ağlayalım mı, ne yapalım!