Adımız gibi eminiz ki, bu 1 Mayıs da, daha önce test
ettiğimiz 1 Mayıs lar gibi, iktidar ve sendikalar arasındaki kör dövüşü nün ve
güç gösterisi nin bir provası olacak. Günlerce Taksim kutlama yeri değildir
diye işçilerin üzerine siyaset hegomanyasını hissettirmek isteyen hükümete
inat, birileri yine sağda solda işçi bayramıyla kesinlikle alâkası olmayan
gösterilerde, kalkışmalarda ve isyan hareketlerinde bulunacaklar. Bu bir
siyaset taktiğinden başka bir şey değildir Siyasi iktidar, elindeki gücü ve imkânları,
kitlelerin seslerini doğrudan yükseltebilecekleri, aykırı düşüncelerini
dillendirebilecekleri, kendileri için bir şekilde tehlike arz eden nitelikteki
isyan kültürlerini daha işin kaynağında bastırmak ve boğmak için elinden geleni
yapacaktır. Geçtiğimiz dönemlerde, 1 Mayıs ın Taksim de kutlandığı günlerde
bile yaşanan tüm olumsuzluklar hükümetin bu gösterileri neden engellemek
istediği hakkında bize çok kolay şekilde bilgi sunacaktır.
Açıkça söylememiz gerekirse, Türk milletinin başına gelen
bir haksızlıkta, uygunsuz bir durumda, elverişsiz şartlarda oluşturduğu bir
isyan kültürü asla olmamıştır. İsyan ile kastımız, eline taşı sopayı alarak
hiçbir günahı olmayan insanların dükkânlarını mağazalarını dağıtmak, yok etmek,
parçalamak olarak algılanmasın. İsyan kültürü, naiflikten beslenen, Yumuşak
başlı isem kim demiş uysal koyunum / Kesilir belki çekmeye gelmez boynum
dizelerinde kendisini bulan zihniyetin haksızlıklara, adaletsizliklere,
hukuksuzluklara direnç gösteren yönünü ortaya koyan anlayışın adıdır. İsyan
kültürü, Bir oturma eylemiyle başlattığı direnç serüvenini hapishanelerde
noktalamış ve gün gelip ülkesinin Devlet Başkanı olmasını sağlayan Nelson
Mandela nın takındığı tavırdır İsyan Kültürü, hukuksuzluğa hukuk
çerçevesinde , adaletsizliğe adaletin kıldan ince kılıçtan keskin ucuyla yön
gösterme arzusudur.
Nice hukuksuzluklar, adaletsizlikler yaşandı Bu
adaletsizlikleri gidermede, güç sahibi olanların ellerindeki siyasi veya
yargı vesayetini sonuna dek kullanarak, toplumu hizaya getirme arzusunun
büyük garabetlerle yaşatıldığına şahit olduk. Hukukun ayaklar altına
alındığını, yoktan yere deliller üretilerek, gazete manşetlerine bakarak siyasi
partilerin kapatıldığına şahit olduk. Bu garabetler yaşanırken, toplum
mühendisleri insanlarımızın zihinlerini biçimlemek, dönüştürmek ve kendi
arzuladıkları dünya görüşü çerçevesinde dizayn edebilmek için tüm güçlerini
kullandılar.
Maalesef, bu hukuksuzlukların tüm detaylarıyla
uygulandığı toplum zemininde, insanların algılarını yönlendirmek ve rıza
üretmek ise hep medyanın görevi oldu. Medya, toplumsal dinamikleri güç
sahiplerinin emrine amade kılabilmek için manşetlerini, yorumlarını ve
haberlerini her şekilde seferber etti.
Genetik kodlarıyla muhalif olması gereken medya, hiçbir
dönemde toplumun yanında olmadı. Onların seslerini, soluklarını siyasetin
ensesinde hissettirecek bir yayın politikasını asla uygulamadı. Muhalif gibi
göründü ama toplumun üzerinde baskı oluşturan, toplumu tek tipleştirmeye
çalışanlara destek olmaktan başka bir işlev gerçekleştirmedi.
Kamuoyunu güzelliğe, adalete, hukuka ve naiflikten
beslenen isyan kültürüne yönlendirmesi gereken medya, bir şekilde üstünlerin
hizmetkârı olacak yayın mantaliteleriyle bizlere gazeteciliklerini ve
televizyonculuklarını yutturdu.
Ve bugün geldiğimiz noktada, toplumun hukuksuzluklara
karşı mücadele edebileceği hiçbir mekanizma kalmadı. Bakın, yargıda bile aykırı
bir ses çıktığında, herkes üstüne atlıyor.
Bu nasıl bir manzara!