ESKİ Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun, Endonezya dış politikasının ilkesini oluşturan, eski Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono’ya ait “bir milyon dost ve sıfır düşman” (one million friends and zero enemies) cümlesinden menkul;  “komşularla sıfır sorun” politikası sadece çökmekle kalmamış, yeni riskleri de beraberinde getirmiştir.

Komşulara müdahaleci bir anlayışla risk politikalarını merkezine alan maceracı adımlar sonucu, Türkiye’yi de kıskacına alan ve özellikle son günlerde artan terör eylemleri, dış politikanın daha geniş spektrumda tartışılmasını beraberinde getirmiştir. Artık, “komşularla sıfır sorun” yerine “güvenlik eksenli” politikalar ön plana çıkmaya başlamıştır. 

Ortadoğu’da bölgesel güç kurma ve müdahale iştiyakı üzerine inşa edilmeye çalışılan politika, zaman içerisinde küresel aktörlerin sürekli kulvar değiştirmesiyle akamete uğramış ve Türkiye’nin komşularıyla karşı karşıya kalmasına neden olmuştur.

Türkiye, ABD politikaları gereğince, sözde preemptif gerçekler etrafında Suriye ve Irak’ta gerçekleştirdiği müdahalelerin yansımaları “komşularla sıfır sorun” yerine “sıfır komşu” politikasına dönüşmüştür.

Çatışmacı politikalar( conflictual) sonucu iyice yalnızlaştırılan Türkiye, ABD’nin “Yeni Ortadoğu” planı gereği İsrail ile anlaşmaya mahkûm edilmiştir. Ankara, İsrail’e yönelik NATO ambargosunun kaldırılması yönünde adım atarken, uzun vadeli stratejik hesaplarla hareket edip etmediği doğrusu merak konusudur.

İsrail ile imzalanan “Mutabakat Metni” ve NATO ambargosunun kaldırılması ile Doğu Akdeniz’de kritik bir dönemece girilmiştir. Her ne kadar “kazan-kazan” (win-win) anlayışına göre hareket edilmekte olduğu ifade ediliyorsa da, kritik konjonktürde verilen ve ilerleyen dönemlerde büyük tartışmalara neden olabilecek, Akdeniz’deki hidrokarbon, doğal gaz ve Kıbrıs sorunu gibi birçok konunun ele alınarak vuzuhata kavuşturulmasının zorunlu olduğu düşüncesindeyiz.

Söz konusu “Mutabakat metni” ile İsrail,  gerek enerji, gerek askeri açıdan NATO, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs denklemlerinde önemli bir aktör olarak karşımıza çıkacaktır. İsrail, sorunlu bölgelerden çıkarmakta olduğu ve Mısır, Lübnan, Filistin ve KKTC’nin Türkiye ile birlikte direk müdahil olması gereken Akdeniz enerji yataklarının meşru kullanım hakları konusunun ortaya çıkarılmadan İsrail’i tek muhatap gören anlayışla hareket edilmesi, ileride büyük sıkıntıları da beraberinde getirmesi kaçınılmaz olacaktır.

İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi ile geçmişte Doğu Akdeniz ve özellikle Güney Kıbrıs’taki enerji havzalarının kullanımı ve doğal gazın Avrupa’ya sevki konusunda oluşturduğu birlik, Türkiye’nin İsrail ile anlaşma sağlamasıyla dolaylı olarak dörtlü ittifaka dönüşmüş oldu.

Türkiye’nin jeopolitik konumu dikkate alındığında, Avrupa’ya enerji nakli konusunda en uygun rota olduğu ortaya çıkmaktadır. İsrail, karşılıklı mutabakat ile Türkiye ile bu konuyu çözmüş gözükmektedir. Oysaki Türkiye, bu konuda önemli kozlarını aynen Annan Planı’nda olduğu cömertçe İsrail lehine harcama yoluna gitmiştir.

Hatırlanacağı üzere, Kıbrıs’taki referandum sırasında Sayın Erdoğan’ın, Annan Planı konusunda “Yunanlılardan bir adım öndeyiz” ifadesiyle, Annan Planı’na teslimiyeti ortaya koymuş olduğu ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin 1960’a geri dönmeyi zeminini yakalamalarını sağlamış olduğu gerçeğini göz ardı etmemek gerekir kanaatini taşıyoruz.

Sayın Davutoğlu ile başlayan “sıfır sorun” politikasının sonucu olarak, bölgede yalnızlaştırılan Türkiye,  İsrail’in arzusu doğrultusunda, Suudi Arabistan, Mısır ile birlikte İran’a karşı yeni bir blok oluşturma çabasına sürüklenmesi durumunda, telafisi mümkün olmayan yeni sorunlar zinciriyle karşı karşıya kalması kuvvetle muhtemeldir.

Türkiye, İsrail ile birlikte yeni bir “kuşatıcı güç” olmaktan çok, İran dâhil, bölgedeki tüm Müslüman ülkelerle “kucaklayıcı güç” olma yolunda adım atmasının ve İran ile ilişkilerini daha sağlam bir zemine taşımasının büyük zaruret olduğu düşüncesindeyiz.